duyuru Güncel Duyurular!
Flatcast Tasarım Kampanyaları!.... Flatcast Tasarım Detayları!....
bilgi mybb

Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
Konudaki Cevap Sayısı
4
Konuyu Açan Kişi
EFSANE UyGaR
Görüntülenme Sayısı
1053
Yeni Yorum Gönder 
 
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
Yazar Konu
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,175
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #1
turkiye Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâdiseler.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına
kadar vukû’ bulan hâdiseler. Bu bölümde iki kısm vardır.
Birinci kısm, kitâblarda ne zemân meydâna geldigi bildirilen
mu’cizeler ile alâkalıdır. Ikinci kısm ise, hangi kitâbdan
alındıgı ve zemânı zikr edilmeden anlatılan hâdiseler ile alâkalıdır.
BIRINCI KISM:
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hicretinden
vefâtına kadar meydâna gelen ve kitâblarda ne zemân
meydâna geldigi bildirilen mu’cizeler.
¥ Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekkeden
Medîneye hicret etmesi bildirildigi zemân, bi’setin ondördüncü
senesi idi. Mekkeden ayrıldıgı gece, Kureys müsrikleri
aralarında, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” öldürmek
için anlasdılar. Gece uyku vakti gelince, Resûlullahın
kapısının önünde toplanıp, uyusun da öldürelim diye beklemege
basladılar. O gece Yâsîn sûresinin ilk âyetleri nâzil oldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yerden bir avuç
toprak aldı. Meâl-i serîfi, (Önlerinden bir sed ve arkalarından
bir sed çekdik de onları kapatdık, artık göremezler.)
olan Yâsîn sûresi 9.cu âyetini üzerlerine okuyarak ve elindeki
topragı da baslarına saçarak, aralarından geçip gitdi. Hiç
görmediler ve farkına varamadılar. Içlerinde sâdece biri gördü
ve müsriklere Muhammedi göremediniz! O çıkıp gitdi,
dedi. Müsrikler kalkıp yüzlerindeki ve baslarındaki topragı
sildiler.
¥ O gece Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ile birlikde Sevr dagında
bir magaranın önüne kadar gitdiler. Hazret-i Ebû Bekr:
Yâ Resûlallah! Magaranın içine önce ben gireyim. Sana bir
– 125 –
zarar gelmesin, dedi. Içeri girip, parmagı ile magaranın dıvârındaki
delikleri bir bir yokladı. Büyük bir delik buldu. O deligi
kontrol için ayagını içine sokdu. Ayagı uyluguna kadar
içeri girdi ve geri çıkardı. Bir rivâyete göre ise gömlegini parçalara
ayırıp, o parçalarla delikleri tıkadı. Bir delik kaldı.
Oraya da ayagını koydu ve ayagını yılan sokdu. Yâ Resûlallah!
Içeri buyurunuz. Sizin için yer hâzırladım, dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” magaranın içine girip istirâhat
etdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk o gece yılan sokması sebebiyle
ayagının acısından çok acı çekdi. Resûlullaha “sallallahü
aleyhi ve sellem” bildirmedi. Sabâhleyin Resûlullah,
hazret-i Ebû Bekrin ayagını sismis hâlde görünce, bu nedir
Ey Ebû Bekr diye, sordu. Yâ Resûlallah! Bu gece yılan sokdu
deyince, bana niçin bildirmedin, buyurdu. Sizi üzmek istemedim
yâ Resûlallah, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, mubârek elini sisen yere sürdü, o
ânda iyilesdi, sislik kayboldu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile hazret-i Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” magaranın içine girer girmez,
o gece magaranın kapısının önünde bir agaç yeserdi. Iki
yabânî güvercin o agacın üzerine yuva yapıp yumurtladılar.
Bir örümcek de magaranın agzını agıyla ördü. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” Mekkeden ayrıldıgını haber
alan müsrikler ok ve yaylarını alıp, ta’kîbe çıkdılar. Magaranın
ikiyüz zrâ veyâ bir rivâyetde elli zrâ kadar yakınına geldiler.
[Bir zrâ 48 cm.dir.] Aralarından birini magaranın içine
girip bakması için gönderdiler. O kimse magaranın önüne
geldi ve geri dönüp gitdi. Niçin döndün dediler. Magaranın
kapısı örümcek agıyla kaplı ve orada iki güvercin var. Anladım
ki içerde kimse yok, dedi. Müsrikler magaranın kapısına
konan iki güvercini görerek döndükleri için, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” o güvercinlere hayr düâda bulundu.
Allahü teâlâ o güvercinlere haremde yer nasîb etdi ve
nice seneler orada yasayıp yavruladılar.
¥ Müdlec ogulları kabîlesinin reîsi Sürâka söyle anlatmısdır:
Kavmimin arasında oturuyordum. Bir kimse geldi ve de-
– 126 –
niz sâhilinde bir karartı gördüm. Zan ediyorum ki, Muhammed
“aleyhisselâm” ve Eshâbıdır, dedi. Ben anladım ki onlardır.
O kimseye dedim ki: Onlar degildir. Belki falan falan
kimselerdir. Develerini kaybetmisler, onu arıyorlardır. Sonra
evime gidip hizmetçime atımı dısarı çıkarıp, hâzırlamasını
söyledim. Mızragımı aldım. Atıma binip ta’kîb için sürdüm.
Onlara yetisdim. O kadar yaklasdım ki, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Onu isitiyordum.
Hiç arkasına dönüp bakmıyordu. Hazret-i Ebû Bekr-i
Sıddîk devâmlı bakıyordu. Birden bire atımın ayakları karnına
kadar yere batdı. Feryâd ederek, siz bana beddüâ etdiniz!
Düâ ediniz, kurtulayım. Yemîn ediyorum ki kime rastlarsam
geri çevirecegim, dedim. Düâ etdiler, kurtuldum. Ta’kîb için
gelen kime rastladıysam geri çevirdim.
Rivâyet edilir ki o sırada Sürâka, Resûlullaha “sallallahü
aleyhi ve sellem” benim koyun sürüme ugrayınca, koyunlarımdan
hangisini isterseniz tutup alınız, dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” biz müsriklerin bagısını kabûl
etmeyiz, buyurdular.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicret ederken,
yolda Ümmü Ma’bedin çadırına ugradılar. O, Resûlullahı
bilmiyordu. Ey Ümmü Ma’bed! Yanında hiç süt var mıdır
diye sordu. Süt yok, koyunlarım da uzakdadır, dedi. Çadırda
bir koyun gördü ve bu nedir deyince, o za’îf, güçsüz bir koyun.
Onun için sürüden geri kaldı, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, izn verirsen, bu koyundan süt sagalım
deyince, siz bilirsiniz. Fekat bu koyun kısırdır, dedi. Bunun
üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o koyunu
yanına yaklasdırdı ve mubârek elini koyunun memesine sürdü
ve sagdı. O kadar süt geldi ki, çadırda bulunan bütün kaplar
sütle doldu. O sütden içdiler. Sonra bir kab dahâ istedi.
Onu da sütle doldurup, Ümmü Ma’bede verdiler ve oradan
ayrıldılar.
Ümmü Ma’bed söyle demisdir: O koyun evimizde o kadar
bereketli oldu ki, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “ra-
– 127 –
dıyallahü anh” zemânına kadar sabâh aksam o koyundan
süt sagdık. O sene bütün kabîlelerde hiç süt elde edilememis
idi.
Ebû Ca’fer bin Harîr Taberî söyle rivâyet etmisdir: Ümmü
Ma’bedin Ma’bed adında kötürüm bir oglu vardı. Resûlullahdan
“sallallahü aleyhi ve sellem” mu’cize görünce, oglunu huzûruna
getirdi ve düâ istedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” düâ etdi. Çocuk o ânda iyilesip, yürümeye basladı.
¥ Zemahserî, (Rebîül-Ebrâr) adlı kitâbında söyle rivâyet
etmisdir: Ümmü Ma’bedin kızkardesinin oglu Hindden, o
da Ümmü Ma’bedden söyle nakl etmisdir: Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” çadırıma ugradı. Gece çadırımda
istirâhat edip, uyudu. Uyanınca su istedi. Mubârek ellerini
yıkadı ve agzını çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan
bir dikenin dibine dökdü. Sabâhleyin bakdık ki, oradan
büyük bir agaç yetismis. Kocaman meyveler vermisdi. Meyvelerin
kokusu anber gibi, tadı seker gibi idi. O meyveleri aç
kimse yise doyar, susuz kimse yise suya kanar, hasta olan yise
sıhhate kavusurdu. Üzüntülü kimse yise nes’elenirdi. O
agacın yapragından yiyen deve ve koyunlar hesâbsız süt verirdi.
Biz o agacın adını mubârek agaç koymusduk. Çevredeki
kabîleler, hastaları için onun meyvelerinden istemeye
gelirlerdi. Bir seher vaktinde o agacı yemisleri dökülmüs,
yaprakları küçülmüs bir hâlde gördüm. Çok korkdum ve
üzüldüm. Bir de isitdim ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” vefât haberi geldi. Bu hâdiseden sonra, aradan
otuz sene geçdi. Yine bir sabâh vakti dısarı çıkıp bakdım ki,
o agaç kökünden budaklarına kadar diken hâlini almıs,
meyveleri yere dökülmüsdü. Hazret-i Alînin “kerremallahü
vecheh” sehîd edildigi haberini isitdik. Bu hâdiseden sonra
o agaç artık meyve vermedi. Fekat yapraklarından fâideleniyorduk.
Bir gün bakdım ki agacın içinden hâlis kan akıyordu.
Yaprakları solmusdu. Üzüntülü bir hâlde otururken,
hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” sehîd edildi diye haber
getirdiler. Ondan sonra o agaç kökünden kurudu ve belirsiz
oldu. Zemâhserî söyle demisdir: Hayret edilir ki, bu hâdise
– 128 –
koyun hâdisesi gibi meshûr olmamısdır.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicret sırasında
Ümmü Ma’bedin çadırına ulasdıgında, müsrikler ne tarafa
gitdigini bilemediler. O gün Ebû Kubeys dagının üzerinden
bir ses isitdiler. Ba’zı beytler okudu. Fekat sesin sâhibini göremiyorlardı.
O beytlerde söyle diyordu:
Allahü teâlâ onlara bol iyilikler versin,
Çadırına vardılar, Ümmi Ma’bedin!
Ikisi hicret etdiler, Hak olan emr ile,
Muhakkak felâha erer, arkadası Muhammedin “aleyhisselâm”!
Mekkeli müsrikler, bu beytleri isitince, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” Medîne tarafına gitmis oldugunu
anladılar.
¥ Hicret sırasında Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
yolda iken, Büreyde-i Eslemî, kabîlesinden yetmis kisiyle
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” önüne çıkdı.
Resûlullah onu görünce, adı ile çagırdı ve (Berâde emrünâ)
ya’nî isimiz sogudu [râhatladık] anlamına gelen ismine isâret
etdi. Selâmete ermek anlamına gelen Eslem kabîlesinden oldugunu
ögrenince de (Sellimnâ) ya’nî selâmet bulduk buyurdu.
Büreyde-i Eslemî, Resûlullaha siz kimsiniz diye sorunca,
ben Muhammed bin Abdüllahım ve Allahü teâlânın Resûlüyüm,
buyurdu. Bunun üzerine Büreyde-i Eslemî hemen,
“Eshedü en lâ ilâhe illallah ve enneke abdühü ve resûlühü”
diyerek müslimân oldu. Yanındaki yetmis kisi de îmân etmekle
sereflendiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
ile berâber yola devâm etdiler. Medîneye bir menzil mesâfede
bir yerde gecelediler. Sabâhleyin, Büreyde-i Eslemî: Yâ
Resûlallah! Medîneye bayraksız girmemiz olmaz diyerek,
sarıgını çıkarıp bir mızragın ucuna bagladı. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” önünde tutarak yürüdü. Böylece
Medîneye girdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdu ki: “Ey Büreyde! Benden sonra, Horasân
sehrlerinden Zülkarneynin kurdugu Merv sehrine gidecek-
– 129 – Sevâhid-ün Nübüvve - F:9
sin. Vefâtın da orada olacakdır. Kıyâmet gününde sark ehlinin
önderi olacaksın.” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdugu gibi oldu. Büreyde “radıyallahü anh” bir savasda
Merv sehrine gitdi ve orada vefât etdi. Hadîs âlimleri
demislerdir ki, sehrler hakkında vârid olan hadîs-i serîflerden
en sıhhatli hadîs, Büreyde “radıyallahü anh” hadîsidir.
Büreydenin “radıyallahü anh” kabri, Hakîm ibni Amr Gaffârînin
kabrinin yanındadır. Hakîm ibni Amr Gaffârî Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbındandır. Merve
emîr ve kâdî olmusdur. Hicretin ellinci senesinde vefât etmisdir.
Büreyde “radıyallahü anh” ise hicretin altmısıncı senesinde
vefât etdi.
¥ Selmân-i Fârisî “radıyallahü anh” müslimân olmadan
önce birçok râhib ile sohbet etmis, pekçok patrigin hizmetinde
bulunmusdu. Herbiri ömrünün sonunda baska bir râhibin
yanına gitmesini vasıyyet etmisdi. Yanında bulundugu son
râhibin de, vefâtı yaklasınca, sizden sonra kimin yanına gideyim,
diye sordu. O râhib dedi ki: Su ânda yeryüzünde sohbetinde
bulunacagın ve sana hayr gelecek bir kimse bilmiyorum.
Fekat, âhır zemân Peygamberinin gönderilmesi yaklasdı!
O Peygamber Ibrâhîm aleyhisselâmın dîni üzere olur. O
iki taslık arâzî arasında ve hurma agacının bol oldugu bir yerde
bulunacakdır. Iki kürek kemigi arasında nübüvvet mührü
vardır. Hediyyeyi kabûl eder. Sadakayı kabûl etmez. Selmân-
ı Fârisî “radıyallahü anh” o râhibin vasıyyeti üzerine
Arabistâna gitmek üzere yola çıkdı. Sonunda Medîneye ulasdı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye hicret
ederken Kubâda konakladıkları sırada, Selmân-ı Fârisî “radıyallahü
anh” yanına bir seyler alıp, Resûlullahın huzûruna
gitdi. Götürdügü seyleri bunlar sadakadır diyerek takdîm etdi.
Resûlullah, Eshâbına, siz yiyiniz, buyurdu ve kendisi yimedi.
Selmân-ı Fârisî kendi kendine alâmetin birisi ortaya
çıkdı, dedi. Bundan sonrasını kendisi söyle anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Kubâdan Medîneye gelince,
yine yanıma birseyler alıp, huzûruna gitdim. Bunlar hediyyedir,
dedim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Es-
– 130 –
hâbıyla birlikde o hediyyeden yidiler. Kendi kendime ikinci
alâmet de temâm dedim. Sonra bir def’asında dahâ huzûruna
vardım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Bakî’
kabristânında Eshâbından birinin cenâzesinde idi. Üzerinde
biri ridâ, biri de izâr olmak üzere iki gömlek vardı. Ben nübüvvet
mührünü göreyim diye yakın durdum. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” beni nübüvvet mührünü görsün
diye mubârek omuzundan ridâsını indirdi. Nübüvvet mührünü
gördüm. Tam râhibin bana ta’rîf etdigi gibi idi. Elimde olmayarak
egilip, nübüvvet mührünü öpdüm ve agladım. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” beni huzûruna çagırdı.
Varıp oturdum. Basımdan geçen hâdiseleri birer birer anlatdım.
Hoslarına gitdi. Eshâb-ı kirâmın da bunları duymasını
istedi.

¥ Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” bir yehûdînin kölesi
idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Selmân-ı Fârisîye,
sâhibine söyle, seni bedel karsılıgında serbest bıraksın,
buyurdu. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” sâhibine çok ısrâr
etdi. Bunun üzerine yehûdî onu üçyüz hurma agacı dikip
tutdurması ve kırk kayye gümüs ya’nî dörtbin dirhem gümüs
vermesi sartıyla serbest bırakacagını söyledi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına; kardesiniz Selmâna
yardım ediniz, buyurdu. Eshâb-ı kirâmın herbiri elinden geldigi
kadar yardım edip, üç yüz hurma fidanı topladılar. Sonra
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Ey Selmân! Bunların
dikilecegi yerleri kazıp, hâzırla ve bana haber ver buyurdu.
Çukurları kazıp, hâzırladı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” kendi mubârek elleriyle hurma fidanlarını
dikdi. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh”yemîn ederek, cânım
kudretinde olan Allahü teâlâ hakkı için, o hurma agaçlarının
temâmı tutdu. Sonra Eshâbdan birisi, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna yumurta büyüklügünde hâlis
altın getirdi. Bir ma’dinde bulmusdu. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Selmân-ı Fârisîyi “radıyallahü anh” çagırıp,
al bunu serbest bırakılman için istenen borcunu öde, buyurdu.
Yâ Resûlallah! Zimmetimde kırk kayye borç vardır,
– 131 –
bu kâfi gelmez, deyince, Allahü teâlâ senin borcunu bununla
edâ eder, buyurdu.
Bir rivâyetde de söyle bildirilmisdir: Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” yumurta büyüklügündeki o altını mubârek
diline dokundurdu ve bununla borcunu öde buyurdu.
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” onu alıp, yehûdîye götürdü.
Tartdılar, tam kırk kayye çıkdı. Ne eksik ne de fazla idi.
¥ Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” îmâna gelmek
se’âdetine kavusunca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
onun ne söyledigini anlamak için fârisî bilen bir tercümân
istedi. Fârisî ve arabî bilen bir yehûdî tüccâr buldular.
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” Resûlullahı “sallallahü
aleyhi ve sellem” medh ediyor ve yehûdî kavmini de kötülüyordu.
O yehûdî onun sözlerinden alınıp, bu kisi size düsmândır.
Kötü söz söylüyor, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” hayret etdi ve bu farslı kimse bize ezâ yapmaya
gelmis, buyurdu. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
Selmân-ı Fârisînin “radıyallahü anh” ne dedigini bildirdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o yehûdîye Selmân-
ı Fârisînin “radıyallahü anh” söylediklerini birer birer
açıkladı. Yâ Muhammed, sen onun lisânını biliyordun da
beni neden istedin, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” bilmiyordum. Fekat, Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve
ta’lîm eyledi, buyurdu. Ey Muhammed! Bundan önce seni
yalanlardım. Simdi anladım ki sen Allahın Resûlüsün. Eshedü
en lâ ilâhe illallah ve enneke Resûlullah diyerek müslimân
oldu. Bundan sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Cebrâîl aleyhisselâma Selmâna arab lisânını ta’lîm
eyle, dedi. Cebrâîl aleyhisselâm gözünü yumsun ve agzını
açsın, dedi. O da öyle yapdı. Agzının suyundan onun agzına
koydu. O ânda Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” arabî konusmaga
basladı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Kusvâ adlı devesinin
üzerinde, Medîne-i münevvereye girince, ugradıgı her
mahalle halkı ve her kabîle, devesinin yularından tutarak,
kendilerine misâfir olmasını çok istediler. Resûlullah “sallal-
– 132 –
lahü aleyhi ve sellem” devenin yularını tutmayınız. O
me’mûrdur, buyurdu. Nihâyet deve sonradan mescidin yapıldıgı
yere varıp, oraya çökdü. O arsa Sehl ve Süheyl adında iki
yetîmin mülkü idi. Deve çökdügü o yerde biraz durdu. Sonra
sagına ve soluna bakdı ve kalkıp biraz yürüdü. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” devenin yularını salıp serbest bırakmısdı.
Sonra deve ilk çökdügü yere bakıp, tekrâr oraya gelip,
orada çökdü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” devenin
üzerinden indi. Ebû Eyyûb el-Ensârî Hâlid bin Zeyd
“radıyallahü anh” devenin üzerindeki esyâları evine götürdü.
Dahâ sonra devenin ilk çökdügü o arsa iki yetîmden satın
alındı ve orada Mescid-i Nebî yapdılar. [Hâlid bin Zeyd Ebû
Eyyûb el-ensârî, hicrî 50. senede Süfyân bin Avf kumandasındaki
askerler ile Istanbula gelen, burada vefât eden büyük Sahâbî.
Onun bulundugu yere Eyyûb Sultân denilir.]
¥ (Seref-ül-Mustafâ) adlı kitâbda söyle bildirilmisdir: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Medînede Mescid-i
Nebîyi yapdırırken, hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü anh”
bize söyle birkaç direk lâzımdır, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr
“radıyallahü anh” Mekkede öyle direkler bir evde vardır.
Keske burada olsaydı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah, burada
olmasını ister misin buyurunca, evet isterim, dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” düâ etdi. Allahü teâlâ
o direklere kanat verdi. Uçarak Medîneye geldiler ve ihtiyâc
olan yere yerlesdiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye girince,
Medînenin kadınları ve çocukları sevinçle ve coskuyla su
si’ri söylediler:
Vedâ tepelerinden ay dogdu üzerimize,
Hakka da’vet etdikce, sükr vâcib oldu bize.
Enes “radıyallahü anh” ise söyle rivâyet etmisdir. Benî
Neccâr câriyeleri gelip, def çalarak su si’ri okudular:
Biz Benî Neccâr câriyeleriyiz,
Muhammed ne güzel komsudur.

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
09-03-2012 23:45
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,175
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #2
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâdiseler. =devami=

– 133 –
¥ Ümmül mü’minîn Safiyye “radıyallahü anhâ” söyle anlatmısdır:
Babam Huyey bin Ahtabın ve amcam Ebû Yâsir
bin Ahtabın çocukları arasında en çok sevdigi bir çocukdum.
Ne zemân yanlarına varsam, beni severlerdi. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” hicret sırasında Kubâda konakladıgı
haberinin geldigi gün, babam ve amcam sabâhleyin erkenden
Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” görmege
gitdiler. Aksam döndüler. Çok yorgun ve kederli görünüyorlardı.
Zor yürüyorlardı. Her zemânki gibi yanlarına vardım.
Son derece üzgün ve tasalı olmaları sebebiyle bana hiç alâka
göstermediler. Amcam babama, bu o mudur, dedi. Babam,
evet vallahi odur, dedi. Amcam, sen onu tanırmısın ve isbât
edebilir misin deyince, babam evet vallahi ederim, dedi. Sonra
amcam babama senin gönlünde ne var, dedi. Babam dünyâda
yasadıgım müddetce düsmânlık var dedi!
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye hicret
etmeden önce, Medîne halkı Abdüllah bin Selûli kendilerine
reîs edinmislerdi. Ona cevherlerle süslü bir tâc vermislerdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye tesrîf edince,
Medîne halkı temâmen Ona hürmet ve alâka göstermege
basladılar ve tâbi’ oldular. Ibni Selûl bir kösede degersiz bir
hâlde kaldı. Ona alâka göstermez oldular. Bunun üzerine Resûlullahı
“sallallahü aleyhi ve sellem” öldürmek veyâ bir sıkıntı
vermek için harekete geçdi. Bir gün yehûdîler onun yanına
toplandılar. Bu husûsda ba’zı plânlar yapdılar. Lebîd bin
Âsımdan yardım istediler. Lebîd, falan mahallede Hayre
adında yaslı bir kadın var. Sihr yapmakda çok ileridir. Onu
bulun dedi. Bulup o kadına on kayye (bin dirhem) altın ve on
top kumas verdiler. Eger Muhammedi helâk edersen dahâ sana
çok seyler verecegiz, dediler! Yaslı kadın bir güvercin yavrusuna
igneler batırıp, iplikleri dügümleyerek, güvercin yavrusunun
üzerine sardı. Medînenin dısında harâb bir kuyunun
içine koyup, agzını kapatdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” hastalandı. A’zâları hareketsiz kaldı. Çesidli ilâclar
verdilerse de fâide saglamadı. Bu hâl dokuz gün devâm etdi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselâm geldi, durumu haber verdi. Resû-
– 134 –
lullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” oraya götürdüler. Kuyuyu
açıp güvercini çıkardı. Fekat iplerdeki dügümleri çözmek
mümkin olmadı. Cebrâîl aleyhisselâm Mu’avvizeteyn [Kûl
e’ûzü] sûrelerini getirdi. Yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Bu
sûreleri o dügümlerin üzerine oku, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” o sûreleri okumaga basladı. Her âyeti
okudukça dügümlerden biri çözülmege ve ignelerden biri çıkmaga
basladı. Sûreleri temâmen okuyunca, dügümlerin de temâmı
çözüldü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hastalıkdan
temâmen kurtulup, sıhhate kavusdu. Sonra o mel’ûn
kimseleri çagırıp, azarladı. Medîne ehâlîsi onlara öyle cezâlar
verdiler ki, helâk oldular.
¥ Ammâr bin Huzeyme söyle anlatmısdır: Evs ve Hazrec
kabîleleri arasında, Ebû Âmirden dahâ ziyâde Resûlullahı
“sallallahü aleyhi ve sellem” medh eden yokdu. Çünki, yehûdîler
arasında çok bulunmus ve onlardan Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” sıfatlarını isitmisdi. O Peygamberin
hicret edecegi yer Medînedir diye söylemislerdi. Ayrıca din
aramak için Sâma gitmisdi. Orada da yehûdîlerden ve nasrânîlerden
Resûlullahın vasflarını, seklini ve semâilini isitmisdi.
Sonunda Medîneye dönüp orada yerlesdi. Yünden hırka giyer,
rûhbanlık iddiâsında bulunurdu. Dâimâ millet-i hanîf
üzere oldugunu iddiâ ederdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” gönderilmesini bekledi. Nihâyet Resûlullaha
Mekkede peygamberligi bildirilince bunu isitdi. Fekat Mekkeye
gitmedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye
hicret edince de, Ebû Âmirin içine bir hased ve nifâk
düsdü. Resûlullahın yanına gidip, Ey Muhammed! Ne ile
Peygamber oldun dedi. Dîn-i hanîf üzere buyurunca, sen bu
dîne birseyler karısdırmıssın, dedi. Resûlullah bu dîni apaçık
ve tertemiz getirdim. Yehûdî ve nasrânî âlimlerinin benim
vasflarım hakkında sana bildirdikleri nereye gitdi, buyurdu.
Ebû Âmir, o sen degilsin, dedi. Resûlullah, yalan söylüyorsun
deyince de, yalan söyleyen memleketinden sürülüp garîb ölsün,
dedi. Bu sözleriyle Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
Mekkeden Medîneye gelmis olmasını kast ediyordu.
– 135 –
Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kim
yalan söylüyorsa öyle olsun, buyurdu. Sonra Ebû Âmir Mekkeye
gidip müsriklere tâbi’ oldu. Mekke fethedilince Tâife
kaçdı. Tâif halkı müslimân olunca da, Sâma gitdi. Orada vatanından
sürülmüs ve yalnız bir hâlde, ölüp gitdi.
¥ Islâmiyyetden önce Sâmda Ibni Heyyebân adında bir
yehûdî vardı. Bu yehûdî Medîneye gelip yerlesdi. Benî Kureyzâ
kabîlesinin arasında kalırdı. O kabîleden biri söyle demisdir.
Aslâ onun gibi edeb ve sartlarını gözeterek nemâz kılan
kimse görmedim. Ne zemân kıtlık olsa, yagmur düâsı için
onun yanına giderdik. Bize sadaka vermemizi söylerdi. Sadakadan
sonra düâ ederdi. Biz henüz yanından ayrılmadan
yagmur yagmaga baslardı. Vefâtı yaklasıp yakında ölecegini
anlayınca, bize vasıyyet ederek söyle dedi. Ey yehûdî cemâ’ati!
Biliyor musunuz ben niçin ni’meti bol olan Sâmı terk
edip de, kıtlık bulunan bu Medîne sehrine gelip, burayı kendime
vatan edindim! Allah bilir dediler. Bunun üzerine dedi
ki: Ben buraya su sebeble geldim. Ilâhî kitâblarda okudum
ve anladım ki, âhır zemân Peygamberinin gelmesi yaklasmısdır.
Bu sehr Onun hicret yeri olacakdır. Dîni burada kuvvet
bulacakdır. Ümmîd ediyordum ki, Ona hizmetle ve tâbi’ olmakla
serefleneyim. Ona îmân ederek dalâletden hidâyete
kavusayım. Fekat kesin olarak anladım ki, fırsat elvermedi!
Ömrüm o zemâna yetmedi! Sakın, sakın! gaflet etmeyiniz!
Câhillik ve inâd yoluna gitmeyiniz. O Peygamberin zuhûru
zemânı yaklasdı. Ona îmân etmekde yarısanlardan olmaga
çalısınız. Ona îmân edip tâbi’ olarak, hidâyete erip, dalâletden
kurtulunuz. O kendisine muhâlefet edenleri öldürecek,
kadınlarını ve çocuklarını esîr alacakdır. Bu durum Ona tâbi’
olmanıza engel olmasın. Zîrâ O bu isle emr olunmusdur!
Zemân geldi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Benî
Kureyza kabîlesini kusatdı. Aralarından Ibni Heyyebânın
vasıyyetini isitenler: Ey Kureyza ogulları. Bu Ibni Heyyebânın
haber verdigi peygamberdir dediler. Digerleri bu o degildir,
dediler. Fekat vasiyyeti isiten insaflılar, vallahi Odur diyerek
hemen kal’adan asagı inip îmân etdiler. Cânlarını,
– 136 –
mâllarını ve âilelerini kurtardılar.
¥ Rüfâa bin Râfi’ “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Bedr gazâsında kardesim Hallâd bin Râfi’ ile birlikde bir deve
yavrusuna binmisdik. Devemiz Ravhâ denilen yere varınca
yorulup kaldı. Kardesim, yâ Rabbî! Eger bu deve bizi Medîneye
geri götürürse, bunu kurbân edecegim, dedi. Biz o
hâlde iken bir de bakdık ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” çıka geldi. Bizi o hâlde görünce su istedi. Verdik.
Mubârek agzını çalkaladı ve bir abdest alıp suyunu bir kabın
içinde topladı. Sonra biz o devenin agzını açdık, bu sudan
dökdü. Sonra basına, boynuna, gövdesine ve kuyruguna
dökdü. Bize, binin buyurdu ve kendisi gitdi. Biz o deveye binip,
Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” yetisdik. Seferde
o deve bizi kosarak tasıdı. Bedr savasından dönüp Medîneye
ulasınca, devemiz yine çöküp kaldı. Kardesim onu kesip,
etini fakîrlere paylasdırdı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Bedr gazâsında,
mubârek eliyle, surada falan kimse, surada falan kimse öldürülecek
diye belli yerleri gösterdi. Aynen buyurdugu gibi, kimin
nerede öldürülecegini gösterdiyse, orada öldürüldü.
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü anh” buyurdu
ki: Resûlullahı Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya
yemîn ederim ki, kimin nerede öldürülecegini gösterdiyse,
orada öldürüldü.
¥ Bedr gazâsında, müsriklerden bir takım gençler savasa
gitmemisdi. Gece ay ısıgı altında birbirleriyle konusup, birseyler
anlatıyorlar ve si’rler okuyorlardı. O sırada âniden bir
ses isitdiler. Birkaç beyt okundu ve “Hanîf cemâ’ati zafere
ulasdı” diyordu. Sesin geldigi yere gitdiler. Fekat kimseyi göremediler.
Çok korkup geri döndüler. Hicre (Kâ’benin yanına)
geldiler. Orada yaslılardan bir gurub kimse oturuyordu.
Durumu onlara anlatdılar. Yaslı kimseler, eger söylediginiz
dogru ise, Muhammed zafere ulasmısdır. Çünki Muhammede
ve eshâbına hanîf derler. Aradan bir gece geçdi. Bedr savasında
müsriklerin maglûb oldugu, Resûlullahın “sallallahü
– 137 –
aleyhi ve sellem” müsriklere karsı zafere ulasdıgı haberi geldi.
¥Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekkeden hicret
edince, Ukbe bin Mu’ayt su ma’nâda iki beyt söyledi:
“Ey Kusvâya binip bizden ayrılan kimse! Az sonra beni atımın
üzerinde yanında göreceksin. Mızragımı size kaldırıp
kanınızla ıslatacagım. Kılıcım da sizi parçalayacakdır.”
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu beytleri isitince:
“Yâ Rabbî! Onu burnunun üzerine düsür, sar’a hastalıgı
ver” diye beddüâ etdi. Bedr gazâsında atı huysuzluk yapdı.
Eshâbdan biri onu esîr alıp, Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” huzûruna getirdi. Boynunun vurulmasını emr buyurdular.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Bedr gazâsına
Eshâb-ı Tâlüt adedince, ya’nî üçyüzonüç sahâbî ile çıkdı.
[Eshâb-ı Bedrin ismleri, (Câliyet-ül-ekdâr) kitâbında vardır.
Bu kitâb, Hakîkat Kitâbevi tarafından basdırılmısdır.] Onlar
için söyle düâ etdi. “Allahım onlar yalın ayakdır, onların gitmelerine
yardımeyle. Elbiseleri yokdur, onları giydir.Açdırlar,
onları doyur.” Onlardan hiç biri, ganîmete kavusmadan
dönmedi. Hepsinin karınları tok olarak, elbiseleri ile ve birer
ikiser deveye sâhip olarak döndüler.
Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü anh” söyle demisdir:
Meâl-i serîfi, (O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını
dönüp kaçacaklardır) olan [Kamer sûresi 45.ci]
âyet-i kerîmesi nâzil olunca, bu (hezîmet-i cem’) [toplu hezîmet]
ne demekdir, diye düsünüyordum. Bedr gazâsında Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” zırhını giyerken bu
âyet-i kerîmeyi okudugunu duydum. O zemân âyet-i kerîmede
neye isâret olundugunu yakînen anladım.
¥ Bedr gazâsından, bir gece önce, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” askerleri üzerine öyle bir uyku basdı ki,
kalkmak isteseler de kalkamıyorlardı. Zübeyr “radıyallahü
anh” diyor ki, birazcık dogrulmak istesek, elimizde olmadan
– 138 –
düsüp uyuyorduk. Eshâb-ı kirâmın hepsi bu hâlde idiler. Rufâa
bin Râfi’ söyle demisdir. O gece üzerime öyle uyku basdı
ki, ihtilâm oldum, gusl etdim. Müsriklerin ordusu Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” yakınında konaklamısdı.
Fekat korkularından hiçbiri kımıldayamıyordu. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Ammâr bin Yâseri ve Ibni
Mes’ûdu “radıyallahü anhümâ” müsrikler hakkında haber
getirmeleri için gönderdi. Gidip haber getirdiler. Yâ Resûlallah!
Kureyslileri öyle bir korku kaplamısdır ki, atları bir
ses çıkarsa, atların baslarına vuruyorlar, dediler.
¥ Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” Bedr gazâsının
yapıldıgı gün, Bedr kuyusundan su çekiyordu. Söyle anlatmısdır:
Âniden kuvvetli bir yel esip geçdi. Böyle kuvvetli bir
yel hiç görmemisdim. Arkasından bir kuvvetli yel dahâ esip
geçdi. Öncekinden dahâ kuvvetli idi. Üçüncü olarak bir kuvvetli
yel dahâ esip geçdi. Ilk yel Cebrâîl aleyhisselâmın yeli
idi. Yanında bin melek vardı. Ikinci yel, Mîkâîl aleyhisselâm
ve yanında bin melekle geçip giderken çıkardıgı yel idi.
Üçüncü yel, Isrâfîl aleyhisselâm ve yanında bulunan bin melek
ile geçerken çıkardıgı yel idi. Mîkâîl aleyhisselâm, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” sagında duruyordu.
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” da orada idi. Isrâfîl
aleyhisselâm sol tarafda duruyordu. Ben de orada idim.
¥ Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” söyle rivâyet etmisdir.
Ensârdan biri Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
huzûruna geldi ve söyle dedi. Yâ Resûlallah! Müsriklerden
birinin pesine düsdüm. Dahâ bir adım atmadan basımın üstünde
bir kamçı sesi ile atını sür’atle süren müsrigin sesini
isitdim. Bir de bakdım ki, yüzüstü düsmüsdü. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: O melek idi, gökden
yardım için inmisdi. O gün Ebû Bürde “radıyallahü anh”
da Resûlullahın huzûruna üç kesik bas getirdi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” memnûn oldu ve sag elin dâimâ
muzaffer olsun, buyurdu. Ebû Bürde; yâ Resûlallah! Bu basların
ikisini ben kesdim. Üçüncü bası beyâz elbiseli, güzel
yüzlü bir yigit kesdi ve ben aldım, dedi. Resûlullah “sallalla-

– 139 –
hü aleyhi ve sellem” bu inâyet-i Rabbânî ve meded-i âsûmânîdir.
Allahü teâlâdan gelen yardımdır, buyurdu. Birçok
kimseden söyle dedikleri rivâyet edilmisdir. Kureys müsriklerinden
Bedr savası günü kime hücûm etsek dahâ kılıç vurmadan
bası düserdi.
¥ Bedr savasında müsrikler maglûb oldular. Bedrden kaçıp,
Mekkeye dönünce, aralarında bulunan Ebû Süfyân bin
Harbe, Ebû Leheb savasın durumunu sordu. Ey Ebû Leheb!
Düsmânlarımız silâh kusanmıslar. Onlar ne tarafa hücûm etseler
vuruyorlar. Onların yanında gök ile yer arasında beyâz
tenli ve gösterisli atlara binmis kimseler gördüm. Biz onların
karsısında dayanmaya aslâ güç yetiremedik, dedi.
¥ Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” rivâyet etmisdir: Benî
Gıfâr kabîlesinden biri söyle anlatdı: Ben ve amcamın oglu
yeni müslimân olmusduk. Bedr savasında bir tepenin üstüne
çıkıp, savası seyrederek bekledik. Hangi taraf gâlib gelirse,
onların arasına katılıp, ganîmet alacakdık. Üstümüzden
âniden bir bulut geçdi. Bulutun içinden at kisnemeleri
isitiyorduk. O sırada birisi ileri yâ Hayzûm diyordu. Bu heybetden
amcamın oglu öldü. Ben de neredeyse ölüyordum.
Hayzûm Cebrâîl aleyhisselâmın atının adıdır.
¥ Bedr gazâsında Ebûl Yüsr Ka’b bin Amr “radıyallahü
anh”, Abbâs bin Abdülmuttalibi “radıyallahü anh” esîr etmisdi.
Hâlbuki kendisi çok za’îf, Abbâs bin Abdülmuttalib
ise çok cüsseli idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
nasıl esîr etdin diye sorunca, bana heybetli ve kuvvetli birisi
yardım etdi. Onu önceden görmemisdim, sonra da göremedim,
dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sana bir
melek yardım etmis, buyurdu.
¥ Resûlullahın amcası Abbâs bin Abdülmuttalib “radıyallahü
anh”, Bedr gazâsında müslimânların eline esîr düsdü. Yanında
yirmi kayye ya’nî ikibin dirhem altın vardı. Müsriklere
harcamak için getirmisdi. Çünki onlardan herbiri on müsrik
askerini doyurmayı üzerine almısdı. O da bunu üzerine alanlardan
biri idi. Savasda henüz ona doyurma sırası gelmemisdi.
Kendisi söyle anlatmısdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel-
– 140 –
lem” o altınları benden alınca, yâ Muhammed! Esîrlikden kurtulmak
için, o altınları fidyem olarak hesâba kat dedim. Düsmânıma
yardım için getirdigin sey fidyene katılmaz. Fidye bedeli
olarak baska mâl vereceksin, buyurdu. Bunun üzerine dedim
ki, yâ Muhammed! Beni o hâle düsürürsün ki, ömrüm boyunca
dilencilik mi yapayım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, benimle savasa gelirken, (eger basıma bir is gelirse,
bu altınlar sana, Abdüllaha, Fâzıla ve Kuseme lâzım olur) diyerek,
gece yarısı zevcen Ümmü Fâzıla verdigin altınlar ne oldu,
buyurdu. Sen onu nereden biliyorsun deyince, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, bana Allahü teâlâ bildirdi, dedi.
Bunun üzerine dedim ki, sen hakîkaten Peygambersin. Zîrâ o
altınları Ümmü Fâzıla verdigimi Allahdan baska kimse bilmiyordu.
Ben sehâdet ederim ki, Allahdan baska ilâh yokdur ve
Sen Onun Resûlüsün, dedim.
¥ Ukâse bin Mıhsan “radıyallahü anh” Bedr gazâsında
düsmânla çarpısırken kılıcı iki parçaya ayrıldı. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” onun eline bir agaç dalı verdi ve
bununla savas buyurdu. Agaç dalını eline alıp sallamaya baslayınca,
iyi bir kılıç hâlini aldı. Bütün savaslarda o kılıç ile savasdı.
O kılıcı mürtedlerle yapılan savasda sehîd düsdügü güne
kadar kullandı. O kılıca Avn (ilâhî yardım) adını vermislerdi.
¥ Bedr gazâsında Ümeyye bin Halef, Habîb hazretlerine
“radıyallahü anh” bir kılıç darbesi vurarak, kolunu omuzundan
kesdi. Sonra Habîb “radıyallahü anh”, Ümeyye bin
Halefi öldürdü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
hazret-i Habîbin kolunu yerine koydu. Allahü teâlâ sıhhat
verdi, kolu iyilesdi.
¥ Bedr gazâsında, Katâde bin Nu’mânın “radıyallahü
anh” gözüne bir nesne dokundu ve gözünü çıkardı. Gözü yüzü
üzerine sarkdı. Kavmi onu keselim, fekat önce Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” sorup, istisâre edelim dediler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Katâdeyi “radıyallahü
anh” huzûruna çagırdı. Yanagına sarkmıs olan gözünü
yerine yerlesdirdi ve mubârek eliyle sıvazladı ve gözü iyi-
– 141 –
lesdi. Öyle ki hangi gözü çıkmısdı bilemediler.
¥ Sâib bin Hubeys “radıyallahü anh”, Emîr-ül mü’minîn
Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” zemânında söyle anlatmısdır:
Vallahi beni Bedr gazâsında kimse esîr etmedi. Fekat
Kureys müsrikleri ile birlikde ben de kaçıyordum. Beyâz tenli,
uzun boylu bir kimse, gösterisli bir ata binmis, havada üzerimden
yetisdi ve beni tutup bagladı. Abdürrahmân bin Avf
“radıyallahü anh” gelip beni baglı buldu. Bunu kim bagladı
diye bagırarak sordu. Hiç kimse cevâb vermedi. Sonra beni
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna götürdü.
Resûlullah bana seni kim tutdu, ey Ebû Hubeys, dedi. Durumu
bildirmek istemedigim için bilmiyorum, dedim. Bunun
üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” seni meleklerden
bir melek tutdu, buyurdu. Sonra Abdürrahmân bin
Avfa esîrini al götür buyurdu. O söz hiç hâtırımdan çıkmadı.
Fekat müslimân olmam gecikdi, sonunda müslimân oldum.
¥ Bedr vak’ası oldukdan sonra, Umeyr bin Vehb el-Cühamî,
Safvân bin Ümeyye ile bir gün Bedr savasında ugradıkları
hezîmeti konusuyorlardı. Umeyr bin Vehbin oglu bu
savasda esîr düsmüsdü. Safvân, isimiz karısdı, dedi. Umeyr
bin Vehb de dogru söylüyorsun, bundan sonra yasamanın tadı
kalmadı. Eger borçlarım olmasaydı ve çoluk çocugumun
perîsan olmasından korkmasaydım, Muhammedi öldürmek
için Medîneye giderdim. Çünki, Muhammed Medîne pazarında
yalnız basına dolasıyormus ve herkesle konusuyormus.
Ayrıca oglum orada esîr oldugu için, bir behânem de var dedi.
Bunun üzerine Safvân, borçlarını ben ödeyeyim. Çoluk
çocugunun geçimini de üzerime alayım. Yeter ki sen bu isi
yap dedi. Böylece anlasdılar. Safvân, Umeyrin yol hâzırlıgını
yapdı. Kılıcını da bileyip, zehrli su verdi. Umeyr, bu sır
aramızda kalsın. Sakın kimse farkına varmasın diye tenbîh
etdikden sonra, Medîneye gitmek üzere yola çıkdı. Medîneye
varınca, mescidin önünde hayvanından inip, binegini baglayıp,
kılıcını kusandı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
yanına gitmek üzere yürüdü. O sırada Emîr-ül mü’minîn
Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” bir cemâ’at ile bir-
– 142 –
likde oturuyordu. Ümeyri görür görmez, bu köpegi tutunuz!
O Allahın düsmânıdır. Bedr savasında kavmini bizimle savasmaga
tesvîk ediyordu. Bizim ordumuzun az oldugunu
kavmine haber veriyordu, dedi. Bunun üzerine onu yakaladılar.
Hazret-i Ömer, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
huzûruna gidip, durumu arz etdi. Resûlullah onu getiriniz,
buyurdu. Hazret-i Ömer bir eliyle Umeyrin kılıcının
bagını boynuna takıp bagladı ve sıkıca tutdu. Bir eliyle de kılıcın
kabzasından tutdu. Böylece Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna götürdü. Ensârdan ba’zılarına
da, Resûlullahın önünde oturun ve bunun saldırmasını engelleyin,
dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu
durumu görünce, ey Ömer onu salıver, buyurdu. Sonra, yaklas
Ey Umeyr! Niçin geldin, dedi. Oglum esîr olmusdu, onun
için geldim, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
dogru söyle, dogruyu söylemedikçe kurtulamazsın, buyurdu.
O yine esîr oglu için geldigini söyledi. Bunun üzerine Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”: Safvân bin Ümeyye ile
oturup, Bedr savasının hezîmetini konusmadınız mı? O senin
borcunu ve âilenin geçimini üzerine alıp, sen de beni katl etmek
için gelmedin mi? Sen beni öldürmek için geldin! Fekat
Allahü teâlâ seni maksadına kavusdurmadı, buyurdu. Umeyr
bunları isitince hakîkati anladı ve sen Allahü teâlânın
Resûlüsün. Simdiye kadar câhilligimden seni inkâr etmisim.
Zîrâ bu isi benden ve Safvândan baska hiç kimse bilmiyordu.
Bunu sana ancak Allahü teâlâ haber verdi ve beni müslimân
olmakla sereflendirdi, diyerek müslimân oldu. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, kardesinize islâmiyyetin hükmlerini
ve Kur’ân-ı kerîmi ögretiniz, buyurdu. Umeyr bir müddet
sonra Mekkeye dönmek üzere müsâade istedi. Mekkeye
döndükden sonra, pekçok kimse onun vâsıtasıyla müslimân
olmakla sereflendi.
¥ Hâris bin Ebî Dırâr, Bedr savasında esîr düsen yakınlarını
fidye karsılıgında kurtarmak için birkaç deve ve bir câriye
alıp, Medîneye geldi. Yolda develeri ve câriyeyi bir yere
sakladı ve eli bos bir hâlde, Resûlullahın “sallallahü aleyhi
– 143 –
ve sellem” huzûruna çıkdı. Fidye olarak ne getirdin buyurdu.
Hiç bir sey getirmedim, dedi. Falan yere sakladıgın develer
ve câriye ne oldu deyince, Hâris hemen kelime-i sehâdeti
söyleyerek müslimân oldu. Çünki, develeri ve câriyeyi sakladıgını
kendisinden baska kimse bilmiyordu. Benim yanımda
kimse yokdu ve benden önce de kimse gelmedi, dedi.
¥ Kabbâs bin Esyem el-Kenânî “radıyallahü anh” söyle
anlatmısdır: Bedr savasında müsrikler tarafında idim. Müslimânların
az olusu ve bizim askerlerimizin, süvârilerimizin
çoklugu hâlâ gözümün önündedir. Bizim askerlerimizin herbirinin
nereye baksam kaçısdıklarını görünce, içimden kendi
kendime böyle bir is görmedim. Savasdan ancak kadınlar
kaçar dedim. Sonra ben de kaçıp Mekkeye döndüm. Bir
müddet sonra gönlüme islâmiyyetin merâkı düsdü. Medîneye
gideyim, bakayım Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”
neye da’vet ediyor, bir göreyim dedim. Medîneye varınca,
Resûlullahın nerede oldugunu sordum. Iste mescidin
gölgesinde, eshâbı ile oturuyor diyerek gösterdiler. Yaklasıp
selâm verdim ve eshâbı arasında Onu bildim. Bana ey Kabbâs!
Sen Bedr savasında ben böyle bir is görmedim. Savasdan
ancak kadınlar kaçar diyen kimse degilmisin, buyurdu.
Bunun üzerine ben sehâdet ederim ki, sen Allahın Resûlüsün.
Zîrâ o sözü dilimle söylemedim, içimden geçdi ve hiç
kimseye de açıklamadım, bir sırdı. Eger sen Allahü teâlânın
Resûlü olmasaydın, kalbdeki sırra muttali’ olamazdın, dedim.
Mubârek elini tutup bî’at ederek, müslimân oldum.
¥ Asmâ binti Mervân, Beni Ümeyye bin Zeydden idi. Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” devâmlı sıkıntı
verir ve her yerde müslimânların aleyhinde konusurdu. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Bedr savasına gitdigi
sırada, o mel’ûn islâmiyyeti kötüleyen si’rler söylemisdi.
Ümeyr bin Adî el-Hutamî “radıyallahü anh”, âmâ olması sebebi
ile savasa gidemeyip, Medînede kalmısdı. Onun bu si’rlerini
isitdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye
dönünce, Asmâ binti Mervânı öldürecegim diye, Allah için
ahd etdi. Resûlullah Medîneye döndükden sonra Umeyr, bir
– 144 –
gece yarısı Asmâ binti Mervânın evine gidip, içeri girdi. Çocukları
etrâfında uyuyorlardı. Memesi küçük oglunun agzında
oldugu hâlde uyumuslardı. Çocugu geriye çekip kılıcını Asmânın
gögsüne koyup bastırınca, kılıç arkasından çıkdı. Sabâh
nemâzını Resûlullah ile “sallallahü aleyhi ve sellem” kıldı.
Resûlullah ona bakıp: Ey Ümeyr! Mervânın kızını öldürdün
mü buyurdu. Evet yâ Resûlallah, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” mubârek yüzünü Eshâb-ı kirâmdan tarafa
çevirdi ve Allahü teâlânın ve Resûlünün gâibden yardımına
çalısan bir kimse görmek isterseniz, Umeyr bin Adîye
bakınız, buyurdu. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” gecesini
ibâdetle geçiren bu âmâ mı dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem”: “Âmâ deme, ki o görür” buyurdu.
¥ Da’sûr bin Hâris bin Muhârib, Benî Hâris ve Benî
Sa’lebe kabîlesinden bir gurupla Medîne çevresini basmak
için harekete geçmisdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
dörtyüz elli kisilik bir kuvvetle onlara karsı Medîneden
hareket etdi. Benî Sa’lebe kabîlesinden bir kisi Resûlullahın
huzûruna gelip müslimân oldu. Yâ Resûlallah! Onlar sizinle
harbe cesâret edemezler, dedi. Resûlullah yerlerini ögrendi.
Oraya vardıklarında, hepsi esyâlarını daglara saklayıp kaçmıslardı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Zâemr denilen
yere dogru hareket edip, üç gün orada kaldı. Dördüncü
gün bir ihtiyâc için Eshâbın arasından ayrılmısdı. Yagmur
yagdı ve kaftânı ıslandı. Kurutmak için çıkarıp bir agacın altına
oturdu. Köylüler dagbasından Resûlullahı “sallallahü
aleyhi ve sellem” yalnız bir hâlde görüp, Da’sûr bin Hârise
haber verdiler. Kılıcını çekip yürüdü ve Resûlullahın yanına
yaklasıp, seni benim elimden kim kurtarabilir, dedi. Allahü
teâlâ kurtarır buyurdu. O ânda Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
Da’sûrun gögsüne bir darbe vurarak yere yıkdı ve kılıcı elinden
düsdü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Da’sûrun
kılıcını alıp, seni benim elimden kim kurtarır, dedi.
Da’sûr, hiç kimse kurtaramaz deyip, kelime-i sehâdeti söyleyerek
müslimân oldu. Savas için artık aslâ asker toplamayacagına
söz verdi.
– 145 – Sevâhid-ün Nübüvve - F:10
¥ Uhud savasında, islâm ordusunun zor ânlar yasadıgı sırada,
müsriklerden Übeyy bin Halef bir ata binmis, Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” dogru sürüyordu ve bugün
eger sen sag kalırsan, ben sag kalmayayım diye hücûm ediyordu.
Resûlullah, Hâris bin Sameh ve Süheyl bin Hanîfin
arasında siperlenmisdi. Übeyy bin Halef bir hamle yapdı.
Mus’ab bin Umeyr kendisini Resûlullaha siper etdi. Übeyy
bin Halef, Mu’sab bin Ümeyre bir mızrak vurarak sehîd etdi.
Süheyl bin Hanîfin elinde kırık bir mızrak vardı. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” kırık mızragı alıp, onunla
Übeyy bin Halefin koltugunun altından vurdu. O ânda
Übeyy bin Halef atını geri çevirip kaçdı. Kavminin arasına
varınca, sıgır gibi bögürüyordu! Ebû Süfyân, bir diken yarası
kadar küçük bir yaradan dolayı böyle ne bagırıyorsun, dedi.
Übeyy bin Halef, bana mızragı kim vurdu biliyormusun!
Muhammed vurdu. Birgün banaMekkede senin benimelimde
helâk olman yakındır demisdi. Anladım ki Onun bu darbesiyle
ölecegim. Ben bu yaradan kurtulamam. Benim bu
yaradan çekdigim acıyı bütün Hicâz halkına paylasdırsalar
hepsi ölür, dedi. Sonra nâra vurup, feryâd ederek cânı Cehenneme
gitdi.
¥ Yehûdî âlimlerinden Mıhrık adında meshûr bir kimse
vardı. Mâlı, mülkü, hurmalıkları son derece çok olup, hesâba
gelmezdi. Fekat kendi dinlerine sevgisi, âyinlerine alıskanlıgı
ve kavmine baglılıgı ve ayblamalarından çekinmesi
sebebiyle müslimân olmakdan mahrûm kalmısdı. Uhud savasanın
yapıldıgı gün pazar günü idi. Mıhrık, yehûdîlere, bilesiniz
ki bugün Muhammede yardım etmek sizin üzerinize
vâcibdir, dedi. Onlar, bu gün pazar günüdür deyince,Mıhrık,
artık pazar gününün hükmü kaldırıldı, dedi. Sonra kendisi
hemen silâhını kusanıp, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” yanına gidip, savasa katıldı. Kavmine söyle vasıyyet
etmisdi. Eger bugün beni öldürürlerse, bilmis olunuz ki bütün
malım Muhammedindir “sallallahü aleyhi ve sellem”.
Sonunda Mıhrık öldürüldü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” yehûdîlerin en hayrlısı Mıhrıkdır, buyurdu. Bütün
– 146 –
malını alıp, Medînede sadaka olarak dagıtdılar.
¥ Eshâb-ı kirâm arasında Kazman adında bir kimse vardı.
Eshâb-ı kirâm Uhud savasına gidince, o Medînede kalıp savasa
katılmamısdı. Kadınlar senin bizden farkın yok deyince
utanarak, gidip savasa katıldı. Müsriklerle siddetle ve çok
gayret göstererek savasıyordu. Onun bu hâlini Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdiler. O Cehennem ehlindendir,
buyurdu. Eshâb-ı kirâm hayret etdiler. Kazman
kendi kendine kaçmakdan ölmek yegdir, diyordu. O kadar
savasdı ki, müsriklerden yedi kisi öldürdü. Kendisi de bir çok
yerinden yaralandı. Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları onu savas sırasında
yaralı hâlde görüp sehîdlik sana âfiyet olsun ey Kazman
dediler. Bunun üzerine Kazman söyle dedi: Yemîn ederim ki
ben din için savasmıyorum. Kureysin bize gâlib gelerek hurma
bagçelerimizi harâb etmelerinden korkdugum için savasıyorum,
dedi! Yaraları ona o kadar acı veriyordu ki, kılıcını
gögsüne dayayıp kendini öldürdü. Eshâbdan ba’zıları onun
durumunu bilmedikleri için Resûlullaha Kazman müsriklerden
yedi kisi öldürdü ve sehîd oldu, dediler. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâ diledigini yapar) buyurdu.
Sonra Kazmanın gerçek hâlini açıklayıp, (Sehâdet
ederim ki, ben Allahü teâlânın Resûlüyüm) buyurdu. Bundan
sonra Eshâb-ı kirâma dönüp, (Allahü teâlâ bu dîni fâcir kimselerle
de elbette kuvvetlendirir) buyurdu.
¥ Mus’ab bin Umeyr “radıyallahü anh”, Uhud savasında
muhâcirlerin sancagını tasıdı. O gün Ibni Kamie onu Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” zan etdi. Bir kılıç darbesi
vurarak, sag kolunu kesip düsürdü. Mus’ab bin Umeyr “radıyallahü
anh” sancagı sol eliyle tutup, meâl-i serîfi (Muhammed
“aleyhisselâm” ancak bir peygamberdir...) olan
[Âl-i Imrân sûresinin 144.cü] âyet-i kerîmesini okudu. Ibni
Kamie atlı idi. Geri dönüp bir kılıç darbesi dahâ vurarak sol
kolunu da düsürdü. Mus’ab bin Umeyr “radıyallahü anh”
sancagı pazuları arasında tutarak yere düsürmedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” sancagı hazret-i Alîye “radıyallahü
anh” verinceye kadar öyle tutdu.
– 147 –
¥ Eshâb-ı kirâmdan Hanzala bin Ebî Âmir “radıyallahü
anh” Cemîle binti Abdüllah Ibni Ebî Selûl ile evlenmisdi. O
zifâf gecesinde iken, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Eshâb-ı kirâmla Uhud savasına gitmisdi. Hanzalaya “radıyallahü
anh” bu gece hanımın ile birlikde ol buyurmusdu. O gece
Hanzala “radıyallahü anh” sabâh nemâzını kılıp, Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” yetismek için yola çıkacakdı.
Çıkarken hanımı etegine yapısıp halvet taleb etdi. Fekat
dahâ önceden, yakınlarına haber verip, dört kimseyi sâhid
olarak hâzırladı. Hanzala “radıyallahü anh” onunla zifâfa girdi.
Gusl abdesti almak îcâb etdi. Fekat savasa yetisemem ve
cihâddan mahrûm kalırım korkusuyla gusl abdesti almaga
vakt bulamadan, silâhını kusanıp, yola çıkdı. Uhuda varıp,
Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” ulasdıgı sırada askerler
savas için saflara dizilmisdi. Savas baslayınca düsmânla
çok siddetli savasdı. Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları sehîd düsdü.
Hanzala “radıyallahü anh” Ebû Süfyân bin Harble karsı
karsıya geldi. Ebû Süfyânın atına bir darbe vurup onu atdan
yere yıkdı. Hemen gögsünün üzerine oturdu. Öldürecegi sırada
Ebû Süfyân, Ey Kureysliler ben Ebû Süfyân bin Harbim,
diye yardım istedi. Gelip kurtardılar. Hanzala “radıyallahü
anh” savasa devâm edip, öyle savasdı ki müsriklerden bir çogunu
öldürdü. Sonunda onu sehîd etdiler. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmla müsriklere karsı gâlib
gelip savas bitince, dagın etegine dogru bakdı. Oraya bakın
kim var, orada melekler gümüs legen getirerek ona yagmur
suyu ile gusl abdesti aldırıyorlar, buyurdu. Ebû Üseyd Sa’îd
“radıyallahü anh” söyle demisdir. Gidip oraya bakdım. Hanzala
sehîd olmus yatıyordu ve basından sular damlıyordu. Bu
durumu Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdim.
Bunun üzerine onun durumunu sordurmak için hanımına
bir kimse gönderdi. Hanımı savasa giderken gusl abdesti
alması gerekiyordu. Yetisemem diyerek gusl abdesti alamadan
gitdi, dedi. Yine hanımına, onunla zifâfa girdigine niçin
sâhidler tutdun diye sordular. Dedi ki, rü’yâmda gökden bir
kapı açıldıgını gördüm. Hanzala “radıyallahü anh” o kapıdan
içeri girdi ve kapı kapandı. Anladım ki Hanzala sehîd olacak,
bunun için sâhidler tutdum.

– 148 –
¥ Hâris bin Samma “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Uhud savasında Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Uhud dagında idi. Bana Abdürrahmân bin Avfı gördün mü,
buyurdu. Gördüm yâ Resûlallah, dagdan asagı indi. Müsriklerden
bir gurub etrâfını sardı. Ona yardım etmek istedim.
Sizi görünce yanınıza geldim, dedim. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, ona melekler yardım ediyor ve müsriklerle
savasıyorlar, buyurdu. Bunları isitince geri dönüp, Abdürrahmân
bin Avfın yanına gitdim. Bakdım ki, müsriklerden
yedi kisinin ölüsü yanında duruyordu. Dâimâ muzaffer olasın.
Bunları sen mi öldürdün, dedim. Su ikisini ben öldürdüm.
Digerlerini bir kimse öldürdü. Fekat ben o kimseyi hiç
tanımam dedi. O bunları söyleyince, kendi kendime, dogru
söyledin yâ Resûlallah, dedim.
¥ Uhud savasında müslimânların sıkıntılı ânlarında, Katâde
bin Nu’mân “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” yanından aslâ ayrılmadı. Gözüne bir darbe
vuruldu ve gözü çıkdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
gözünü yerine yerlesdirdi. Gözü iyilesip, öncekinden
dahâ iyi görmege basladı. Rivâyetlerin çogunda böyle bildirilmisdir.
Fekat bir rivâyetde de bu hâdisenin Bedr savasında
geçdigi bildirilmisdir. Nitekim anlatıldı.
¥ Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Uhud savasında islâm ordusu dagıldıgı sırada, dikkat
ediniz haber veriyorum. Muhammed öldürüldü diye bir
ses duydum. Öldürülenler arasına bakdım. Resûlullahı “sallallahü
aleyhi ve sellem” bulamadım. Vallahi Resûlullah öldürülmemisdir
ve O aslâ kaçmaz. Allahü teâlâ bize gazab
edip, Onu aramızdan aldı. Benim için ölünceye kadar savasmakdan
dahâ iyi bir is yokdur. Resûlullahın cemâli olmayınca
dünyâya dönüp bakmam, dedim. Sonra kılıcımın kınını
kırdım ve savasarak sehîd olmaga karar verdim. Müsriklerden
bir toplulugun üzerine hücûm etdim. Darmadagın
oldular. Bir de bakdım ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” onların arasında imis, etrâfını sarmıslar! Allahü teâlânın
emriyle, melekler Onu korumuslar ve müsriklerden
– 149 –
bir zarar gelmemis.
¥ Ebû Berâ, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” iki
atı ve iki deveyi hediyye olarak gönderdi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, eger bir müsrikin hediyyesini kabûl
etseydim, Ebû Berânın hediyyesini kabûl ederdim, buyurdu.
Dediler ki, yâ Resûlallah! Onun büyük bir çıbanı var, hiçbir
ilâc fâide vermemis. Sifâya kavusmak için size bu hediyyeleri
göndermis. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” eline
bir kesek alıp mubârek agzının suyunu bu kesege sürdü. Bunu
suya koysun ve suyundan içsin buyurdu. Ebû Berâ böyle
yapdı ve tam sifâya kavusdu.
¥ Hicretin dördüncü senesinde vuku’ bulan Recî’ gazvesinde,
Âsım bin Sâbit “radıyallahü anh” sehîd oldu. Düsmânlar
basını kesip, Sa’d kızı Selâkiye götürmek istediler.
Âsım bin Sâbit “radıyallahü anh”, Uhud savasında o kadının
kardesini öldürmüsdü. Bu sebeble her kim Âsımın basını
getirirse ona yüz deve verecegim ve Âsımın kafa tasıyla
serâb içecegim diye ahd etmisdi. Allahü teâlâ Âsım bin Sâbitin
“radıyallahü anh” cesedinin çevresine pekçok arı gönderdi.
Basını kesmek için kim yaklasırsa, arılar yüzünden
gözünden sokup sisiriyorlardı. Neredeyse öleceklerdi. Gece
arılar çekilir, o zemân gelip basını kesip alırız diyerek, dönüp
gitmek zorunda kaldılar. Gece yagmur yagdı. Büyük bir
sel gelip, Âsım bin Sâbitin “radıyallahü anh” cesedini alıp
götürdü. Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü anh” söyle
demisdir: Âsım bin Sâbit hiçbir müsrigi kendine dokundurmamak
için söz vermisdi ve sözünde durdu. Sehîd oldukdan
sonra da Allahü teâlâ onu kâfirlerin dokunmasından korudu.
¥ Habîb bin Adî “radıyallahü anh” Recî’ vak’asında esîr
düsdü. Onu Mekkede müsriklere yüz deveye satdılar. Müsrikler
onu uzun zemân habs etdiler. Bir gün bakdılar ki, tâze
üzüm yiyordu. Hâlbuki o sırada Mekkede aslâ tâze üzüm
yokdu. Bu üzümü nereden buldun diye sordular. Bu Allahü
teâlânın bana verdigi bir rızkdır, dedi.
– 150 –
¥ Müsrikler Mekkede Habîb bin Adîyi “radıyallahü anh”
i’dâm ederek sehîd edecekleri sırada, Habîb bin Adî onlara
beddüâ etdi. Hazret-i Mu’âviye söyle anlatmısdır: Habîb
beddüâ edince, babam Ebû Süfyân onun beddüâsından korkarak
beni yere yatırdı. Fekat beni öyle hızlı yere çarparak
yatırdı ki, uzun zemân onun acısı geçmedi. Arablar arasında
söyle bir inanıs yaygındı. Kim beddüâ sırasında yere yatarsa
beddüâ ona te’sîr etmez, diye inanırlardı. Habîb bin Adînin
“radıyallahü anh” daragacına asılarak sehîd edildigini seyredip
görenler, aradan bir sene geçmeden, çok azı dısında, her
birinin basına bir belâ gelerek helâk oldular. Emîr-ül mü’minîn
Ömer “radıyallahü anh” Sa’îd bin Âmire Humusda bir
vazîfe vermisdi. Sa’îd bin Âmir zemân zemân kendinden geçer,
çevresinden habersiz kalırdı. Emîr-ül mü’minîn Ömer
“radıyallahü anh” onun böyle kendinden geçmesinin sebebini
sordu. Söyle cevâb verdi: Habîbi “radıyallahü anh” daragacına
baglayıp, sehîd edecekleri sırada orada idim. Her ne
zemân o hâdiseyi hâtırlasam, böyle kendimden geçerim, dedi.
Habîb bin Adînin i’dâmı söyle vuku’ bulmusdu: Onu bir
daragacına bagladıklarında söyle dedi: Yâ Rabbî! Resûlün
“sallallahü aleyhi ve sellem” her neyi teblîg edip bildirmisse,
biz ona îmân etdik. Su ânda burada benim selâmımı Resûlüne
iletecek bir kimse yok ki, söylesin dedi. Üsâme “radıyallahü
anh” söyle anlatmısdır: O gün Mekkede Habîbin “radıyallahü
anh” sehîd edilecegi sırada, biz Medînede birkaç kisi
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda idik.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı arasında
oturuyordu. Üzerinde vahy gelince görülen hâl görüldü. Mubârek
basını kaldırıp, Ve aleyhisselâm ve rahmetullah, dedi.
Sonra mubârek gözlerinden gözyasları akdı. Sonra, kardesim
Cebrâîl aleyhisselâm Allahü Sübhânehü ve teâlâ tarafından
bana, Habîbin selâmını getirdi, buyurdu. Habîbin daragacına
asılarak sehîd edildigi haberini alınca da, Habîbi o daragacından
indiren kimsenin kıyâmet gününde mükâfâtı
Cennetdir, buyurdu. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü anh”
– 151 –
ve Mikdâd bin Esved “radıyallahü anh” bu is için hâzırlanıp
yola çıkdılar. Geceleri yol alıyorlar, gündüzleri de gizleniyorlardı.
Böylece Mekkeye ulasdılar. Bir gece o daragacının
bulundugu yere gitdiler. Birkaç kisiyi bekçi olarak koymuslardı.
Bekçilerin hepsi uyumusdu. Habîbi “radıyallahü anh”
yavasca daragacından yere indirdiler. Bakdılar ki eli yarasının
üzerinde idi. O yarasından devâmlı tâze kan akıyordu.
Kanı misk gibi kokuyordu. Sehîd edildikden sonra, aradan
kırk gün geçmesine ragmen vücûdu hiç bozulmamıs, taptâze
duruyordu. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü anh” Onun cesedini
atının arkasına aldı ve oradan ayrıldılar. Fekat müsrikler
haberdâr oldular. Peslerine yetmis kisi düsüp ta’kîbe
basladılar. Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved “radıyallahü
anhümâ” müsrikler yaklasınca Habîbi yere koydular.
O ânda yer yarılıp Habîbin “radıyallahü anh” cesedini
yutdu. Bu sebeble ona yerin yutdugu sehîd diye lakab verilmisdir.
Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved müsriklerle
çarpısarak onları geri çevirdiler. Medîneye dönüp, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna giderek hâdiseyi
anlatdılar. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm gelip; yâ Muhammed
“sallallahü aleyhi ve sellem”, ılliyyîn melekleri
(yüksek derecede bulunan melekler) ümmetinden bu iki kisiyle
övünüyorlar diye haber verdi.
¥ Hicretin dördüncü senesi idi. Hayberde insanları müslimânlara
karsı kıskırtan Selâm bin Ebî Hukayk diye birisi
vardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onu öldürmeleri
için, Eshâb-ı kirâmdan bes kisi gönderdi. Bu bes sahâbîden
biri de Ebû Katâde “radıyallahü anh” idi. Haybere gitdiler.
Geceleyin Selâm bin Ebî Hukaykın evine girerek, onu
öldürdüler. Sonra oradan ayrıldılar. Ebû Katâde yayını orada
unutdu. Almak için geri döndü. Her nasılsa ayagı yaralandı.
Büyükçe bir yara idi. Ba’zıları da ayagının kırıldıgını rivâyet
etmislerdir. Sargı ile ayagını sarıp arkadaslarına yetisdi.
Arkadasları onu nöbetlese tasıdılar. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna götürdüler. Resûlullah mubârek
eliyle ayagını sıvâzladı. O ânda yarası iyilesdi.
– 152 –
¥ Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Zâtürrüka’ gazvesinde iken bir devem vardı. Çok za’îfdi
ve ikide bir çöküp kalıyordu. Yine tam çöküp kaldıgı bir sırada,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yanıma tesrîf
etdiler. Beni bekler bir vaziyetde görünce, niçin duruyorsun,
buyurdu. Ben de devemin hâlini söyledim. Bir asâ istedi ve o
asâ ile deveye üç kerre vurup dürtdü. Sonra su istedi ve bir
avuç suyu devenin yüzüne serpdi. Beni ta’kîb et buyurarak,
oradan hareket etdi. Ben de deveme binip ta’kîb etdim. Muhammed
aleyhisselâmı hak peygamber olarak gönderen Allah
hakkı için, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” çok
sür’atli gitdigi hâlde, Ondan hiç geri kalmadım. Devem cânlandı
ve râhatlıkla ta’kîb etdim.
¥ Zâtürrükâ’ gazvesinden sonra, bir eskıyâ ata binmis ve
bir deveyi de yularından çekiyordu. O hâliyle Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldi. Atımın karnında
ne vardır? dedi. Resûlullah, gaybı Allahü teâlâdan baskası
bilmez, buyurdu. Yagmur ne zemân yagacak, dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” o öyle bir isdir ki ne zemân
yagacagını Allahü teâlâ bilir, buyurdu. Adam sormaga
devâm edip; yârın ne olacak, dedi. Resûlullah bana ma’lûm
degildir, diye cevâb verdi. Sonra Allahü teâlâ, meâl-i serîfi,
(Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allahın katındadır.
Yagmuru (diledigi zemân, diledigi yere, diledigi mikdâr) O
yagdırır. Rahîmlerde olanı o bilir. Hiç kimse yârın ne kazanacagını
bilmez. Yine hiç kimse nerede ölecegini bilmez.
Sübhesiz Allah, herseyi bilendir, herseyden haberdârdır)
olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. Sonra o kimse, yâ Muhammed!
Bana su devem senin Rabbinden dahâ sevimlidir, dedi!
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de ona, (Rabbim
cânımdan dahâ sevimli, nefsimden ve âile ferdlerimden dahâ
azîzdir!) buyurdu. Sonra secdeye kapandı. Secdeden dogrulup
o adama Rabbim bana haber verdi ki, senin yüzünün
bir tarafında bir yara açılacak! Yüzünün eti ve derisi çürüyüp
dökülecek ve sonra öleceksin, buyurdu. Kısa bir müddet
sonra o kimsenin yüzünde bir yara çıkdı. O yaradan öy-
– 153 –
le pis kokular yayılıyordu ki, halk nefret ederek yanından
kaçısıyorlardı. O sahs Muhammedin söyledigi dogru çıkdı
diyordu. Sonunda o perîsan hâliyle ölüp gitdi.
¥ Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek hanımlarından
Ümmül mü’minîn Cüveyriye binti Hâris “radıyallahü
anhâ” söyle anlatmısdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Benî Mustalak gazvesi için Medîneden yola
çıkmısdı. Babam Benî Mustalak kabîlesinin reîsi idi.
Rü’yâmda Medîneden bir ayın dogdugunu ve gelip yanımda
durdugunu gördüm. Hiç kimseye anlatmadım. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” ordusuyla üzerimize geldigi sırada,
babam bir ordu geliyor ki, benim o orduya karsı koymaya
gücüm yetmez, dedi. Bakdım büyük bir ordu gördüm.
Askerleri sayısızdı. Zâhirleri silâhlı, bâtınları ise nûr saçıyordu.
Tertîb içinde geliyorlardı. Aralarında gösterisli atlara
binmis olan kimseler gördüm. Ugradıkları yerden siddetli
rüzgâr gibi geçiyorlardı. O kadar çok asker, at ve silâh gördüm
ki, müslimân olup, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
ile evlenmekle sereflendikden sonra, islâm ordusuna
bakdım o kadarını göremedim. Anladım ki, onlar imdâd-ı
Rabbânî ve inâyeti sübhânî vâsıtasıyla imis. [Cüveyriyyenin
“radıyallahü anhâ” babası Hâris ve iki oglu îmân etmisdir.
(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı 1088.ci sahîfeye bakınız!]
¥ Hendek gazvesinde, Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” Medînenin çevresinde hendek kazıyorlardı.
Büyük bir tas çıkdı. Onu kimse parçalayamadı. Selmân-ı Fârisî
“radıyallahü anh” bu durumu Resûlullaha haber verdi.
Eshâb-ı kirâmdan bir kısmı hendegin kenârında durdular.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek eline bir
külünk aldı ve o tasa vurdu. Tas iki parçaya ayrıldı. Tasa vurdugu
ânda, tasdan simsek çakar gibi bir kıvılcım çıkdı. O kıvılcım,
Medîneyi münevverenin her tarafını aydınlatdı. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” tekbîr getirdi. Bütün Eshâb-
ı kirâm da tekbîr getirdiler. Tasa bir kerre dahâ vurdu.
Yine simsek gibi bir kıvılcım çıkdı. Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm
tekrâr tekbîr getirdiler. Tasa üçüncü def’a vurdu ve aynı
– 154 –
seklde simsek gibi bir kıvılcım çıkdı. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü
anh”, anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah!
Bu ne hâldir. Ben simdiye kadar ömrümde aslâ böyle bir hâl
görmedim, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-
ı kirâma, Selmânın gördügünü siz de gördünüz mü, buyurdu.
Hepsi, gördük yâ Resûlallah, dediler. Bunun üzerine
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Birinci
vurusda çakan kıvılcımın ısıgında Kisrânın memleketinde,
Hayrenin köpek disi gibi kösklerini gördüm. Cebrâîl aleyhisselâm
bana, ümmetin orayı alacakdır, diye haber verdi. Tasa
ikinci vurusumda çıkan kıvılcımın ısıgında, rûmun kızıl kösklerini
gördüm. Köpeklerin azı disleri gibi idi. Cebrâîl aleyhisselâm
bana, ümmetin o diyârı alacak diye isâret eyledi.
Üçüncü vurusumda sıçrayan kıvılcımın ısıgında San’anın
[Yemenin] köpek disleri gibi kösklerini gördüm. Cebrâîl
aleyhisselâm bana, ümmetin o beldeleri feth edecekdir, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Kisrânın beyâz
köskünün vasflarını anlatdı. Selmân-ı Fârisî orayı gördügü
ve bildigi için: Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”!
Aynen buyurdugunuz gibidir. Ben sehâdet ederim ki, sen
Allahü teâlânın Resûlüsün, dedi. Resûlullah sözlerine devâm
ederek buyurdu ki: Sâm elbette feth olunacakdır! Herakl
memleketinin bir kösesine kaçar, siz Sâma hâkim olursunuz.
Onlardan kimse sizinle savasmaga cesâret edemez.
Yemen de mutlaka feth olunacakdır. Kisrâ öldürülür ve ondan
sonra artık hiç kisrâ kalmaz. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü
anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” haber
verdigi bu hâdiselere aynen birer birer sâhid oldum. Hepsi
aynen gerçeklesdi, demisdir.

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
09-03-2012 23:48
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,175
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #3
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâdiseler. =devami 2=

¥ Imâm-ı Nevevî, Tahâvîden naklen Müslim serhinde söyle
yazmısdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hendek
kazarken ikindi nemâzının vakti geçdi. Günes batmısken, Allahü
teâlâ geri döndürdü. Ikindi nemâzını kıldılar.
¥ Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hendekde çıkan tası
– 155 –
kırmak için hendege indiginde, açlıkdan mubârek karnına tas
baglamısdı. Bu hâli görünce dayanamadım. Müsâade alıp evime
gitdim. Bu durumu evimdekilere anlatdım. Evde bir sa’
arpa ve bir de oglak var dediler. Arpayı ögütdüm ve oglagı
kesip tencereye koydum. Sonra Resûlullahın yanına döndüm.
Dönerken hanımım yemegin az olması sebebiyle mahcûb olmayalım
diye tenbîh etdi. Durumu Resûlullaha arz edince,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, ey hendek halkı! Câbir
bize ziyâfet hâzırlamıs, da’vet ediyor. Geliniz, yemegi bol
ve güzel yemekdir, buyurdu. Sonra, bana buyurdu ki, hanımına
söyle! Ben gelmeden tencereyi atesden indirmesin, ekmekleri
de pisirmesin. Ben önce gidip hanımıma, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, muhâcirîn ve ensâr ile birlikde
bütün Eshâbıyla, bize yemege tesrîf ediyorlar dedim. Hanımım,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yemegin ne kadar
oldugunu biliyorsa, hiç üzülmeyiz, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmla birlikde evime tesrîf
edince, Eshâbın gurub gurub içeri girmesini emr buyurdu.
Sonra bize hamuru getiriniz buyurdu. Hamuru getirince, bütün
hayrların menbâı ve bütün bereketlerin mayası olan mubârek
agzını açıp hamurun üzerine bir kere üfürdü. Allahü teâlâ
hamura bereket verdi. Sonra ekmekleri kim pisirecekse
pisirsin buyurdu. Emri üzerine tandırdan ekmekleri ve tencereden
eti çıkardım ve Eshâb-ı kirâma ikrâm etdim. Hepsi temâmen
doydu. Evimden ayrılıp gitdiklerinde ekmekler ve et
hiç eksilmemis, aynen duruyordu.
¥ Yine Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Âlemlerin efendisi ve insanların rehberi Resûlullahı
“sallallahü aleyhi ve sellem” her kim da’vet etse kabûl
buyururlardı. Bir gün ben de da’vet etmisdim. Falan gün gelirim
buyurdu. Zemânı gelince, Câbir bin Abdüllahın “radıyallahü
anh” evine tesrîf etdiler. Hazret-i Câbir, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” evine tesrîfiyle o kadar sevindi
ki, karsılamak için sevinçle kosarken, su tulumunu devirdi
ve su döküldü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
içeri girip oturdu. Hazret-i Câbirin bir kuzusu vardı. Onu
– 156 –
hemen kesip kebâb yapmak için hâzırladı. Iki oglu vardı.
Büyük oglu küçük ogluna, babam kuzuyu nasıl kesdi, gel sana
göstereyim, dedi. Kardesini baglayıp bıçagı bogazına sürdü.
Fekat, göstereyim derken, farkına varmadan kardesini
bogazlayıp ölümüne sebeb oldu. Hazret-i Câbirin hanımı,
çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oglunu yakalamak
için pesinden kosdu. Çocuk korkusundan kaçayım derken,
kendisini evin damından asagı bırakdı ve düsüp öldü. Kadın
çocuklarının ölmesinden dolayı feryâd edip aglarsam, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” üzülmesine sebeb olurum
diye düsünerek sabr etdi, hiç ses çıkarmadı. Çocuklarının
ölüsü üzerine bir kilim örtdü. Kimse onların öldügünün
farkına varmadı. Kendisi de belli etmemeye çalısdı. Fekat
içi yanıyordu. Hâzırlanan kebâbı pisirdi. Kocası hazret-i Câbire,
olan hâdiseyi hiç söylemedi. Kuzu kebâbı Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” önüne getirilip, ikrâm edildi. O
sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve Yâ Muhammed! Allahü
teâlâ, Câbire ogullarını da sofraya getirmesini söylemenizi
emr buyurdu, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
hazret-i Câbire, ogullarını da sofraya getir, buyurdu.
Dısarı çıkıp hanımına oglanlar nerededir, Resûlullah onların
sofraya gelmelerini istiyor, dedi. Hanımı, Resûlullaha
onların burada olmadıklarını söyle, dedi. Hazret-i Câbir durumu
arz edince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Allahü teâlânın emridir. Onları muhakkak getirmen lâzımdır,
buyurdu. Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp,
çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın
emri böyle gelmisdir, dedi. Zevallı, çâresiz hanımı aglayarak,
ey Câbir, ogulcuklarımızın ne oldugunu sana söylemege
tâkatim yok, dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki
kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Câbir iki
oglunun da ölmüs oldugunu görünce, aglamaga basladı. Hanımı
ile birlikde Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
huzûruna girip aglasmaga basladılar. Evde feryâd sesleri
yükseldi. O sırada Allahü teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” gönderip, çocukların
basında düâ etmesini ve çocukları diriltecegini bildirdi. Re-
– 157 –
sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kalkıp düâ etdi. Câbir
bin Abdüllahın her iki oglu da Allahü teâlânın izniyle dirildi.
¥ Eshâb-ı kirâmdan Besir bin Sa’dın “radıyallahü anh”
kızı söyle anlatmısdır: Annem bana bir avuç hurma verip, kızım
bunları babana ve dayın Abdüllah bin Revâhâya götür,
yisinler, dedi. Hurmaları alıp giderken Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” bir yerde oturmusdu. Beni görünce, kızım
yanıma gel, buyurdu. Yanında ne var diye sordu. Ben de
birazcık hurma var dedim. Sonra hurmaları iki mubârek avcuna
koydum. Mubârek eliyle o hurmaları kaftânının üzerine
topladı. Sonra bir kimseye, hendek kazanların hepsini çagır
gelsinler, buyurdu. Hepsi toplanıp geldiler. O hurmalardan
istedikleri kadar yidiler ve dönüp gitdiler. Hendek kazma
isinde bulunanlar üçbin kisi idiler. Onlar doyasıya hurma
yiyip gitdikleri hâlde, hurmalar kaftânın kenârlarından tasıp
dökülüyordu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hendek savasında
Huzeyfetebni Yemânîyi “radıyallahü anh” müsriklerin
arasına gidip, onlardan haber getirmesi için gönderdi. Gönderirken
mubârek eliyle gögsünü ve sırtını sıvazlayıp; yâ
Rabbî! Önden-arkadan sagdan-soldan gelecek zarardan muhâfaza
et diye düâ etdi. O gece çok sogukdu. Huzeyfe “radıyallahü
anh” söyle demisdir. Sanki hamâma girmis gibi idim.
Hiç soguk hissetmedim. Nihâyet müsriklerin arasına girip,
haber topladım ve geri döndüm. Eshâb-ı kirâmın yanına geldigimde
soguk bana te’sîr etmeye basladı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Huzeyfeyi “radıyallahü
anh” Hendek savasında müsriklerin vaziyyetini
ögrenmek için aralarına gönderince, nemâz kıldı ve söyle
düâ etdi. “Ey üzüntülü kimselerin imdâdına yetisen ve güç
durumda olanların düâsını kabûl eden Allahım! Sıkıntımızı
ve üzüntümüzü gider. Benim ve yanımda bulunanların hâlini
sen görüyorsun.” O sırada Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü
teâlâ sana selâm eder. Sana zafer verdi. Dünyâ gökün-
– 158 –
den onların üzerine tas yagdıran bir rüzgâr gönderdi. Huzeyfe
“radıyallahü anh” söyle demisdir. Müsriklerin arasına vardıgımda
soguk bir rüzgâr esiyordu. Müsriklerin hepsi bir yere
toplanmıs ve atesleri sönmüsdü. Birbirine sogukdan ölecegiz
diye bagırıyorlardı. Bundan sonra büyük bir fırtına çıkdı.
Kocaman tasları sürüklüyordu. Müsrikler kalkanlarını siper
yapıyorlardı. Fekat fâide vermiyordu. Sonunda hepsi perîsan
olup, kaçmaga karar verdiler. Allahü teâlâ [Ahzâb sûresi
9.cu âyetinde meâlen], (Ey îmân edenler! Allahın üzerinizdeki
ni’metini hâtırlayınız. Hani size [Hendek savasında
sizi yok etmek için kâfirlere âid] ordular saldırmısdı da, biz
onlara karsı bir rüzgâr ve sizin görmediginiz ordular göndermisdik.
Allah ne yapdıgınızı görmekdeydi) buyurdu.
Hendek savasında, Kureys müsrikleri kaçıp gitdikden
sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Bu seneden
sonra Kureys sizinle savas yapmaz. Fekat siz onlara karsı gazâ
yaparsınız” buyurdu. Ondan sonra Kureys müsrikleri,
müslimânlara savas açamadılar. Müslimânlar ise Mekkeyi
feth etdiler.
Hendek savasında, Kureysliler perîsan ve maglûb oldular.
Ebû Süfyân Kureysden bir cemâ’at ile oturmus konusuyordu.
Diyordu ki; içinizde kimse yok mudur. Fırsat kollayarak
Muhammedden öcümüzü alsın. Çünki, Muhammed pazarlarda
dolasıyormus ve yalnız basına sahrâlara gidiyormus.
Halkı dîne da’vet ile mesgûl oldugu için, kimsenin hâlinden
haberi yokmus. Ebû Süfyânın bu sözleri üzerine bir köylü,
Ebû Süfyânın yanına gidip, eger beni desteklersen bu isi ben
yaparım. Yolları iyi bilirim ve gâyet keskin bir hançerim var,
dedi. Ebû Süfyân ona yol azıgını ve ne lâzımsa verdi. Aralarında
bunu hiç kimseye söylememek üzere sözlesdiler. O
köylü yola çıkıp, altı günde Medîneye ulasdı. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” nerede oldugunu sordu. Abdüleshel
kabîlesi tarafına gitdi, dediler. Adam devesini baglayıp,
yürüyerek o tarafa gitdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, Eshâb-ı kirâmdan bir cemâ’at ile sohbet ediyordu.
Uzakdan o köylünün geldigini görünce, bu kimsenin kötü
– 159 –
bir düsüncesi var! Fekat, Allahü teâlâ onu maksadına kavusdurmaz,
buyurdu. Köylü kimse yaklasınca, Abdülmuttalibin
oglu nerede diye sordu. Resûlullah, Abdülmuttalibin oglu
benim, dedi. Bir haber söyleyecekmis gibi Resûlullaha yaklasmak
istedi. Eshâb-ı kirâmdan Üseyyid bin Hudayr o kimseyi
tutup çekdi ve uzak dur ey mel’ûn dedi. Eliyle belini
yokladı. Kaftânının altında hançeri oldugunu gördü. Adamın
Resûlullaha sû’i kasd için geldigi anlasılınca, adam Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” ayaklarına kapanıp,
beni bagısla diye yalvarmaga basladı. Resûlullah o kimseye
dogruyu söyle, dogruyu söylemen menfe’atinedir. Yalan
söyleme. Allahü teâlâ senin düsünceni bana bildirdi, buyurdu.
Bunun üzerine adam emân diledi ve hâdiseyi aynen anlatdı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Üseyyid
bin Hudayra “radıyallahü anh” teslîm etdi. Ertesi gün o kimseyi
çagırdı ve sana emân verdim. Diledigin yere gidebilirsin.
Istersen bundan dahâ iyi bir is söyleyeyim, buyurdu. O köylü
kimse o is nedir, dedi. Allahü teâlânın bir olduguna ve benim
Onun Resûlü olduguma sehâdet etmendir, buyurdu. O
kimse, kelime-i sehâdet söyledikden sonra dedi ki: (Ben
kimseden korkmaz, kılıçdan ve okdan sakınmazdım. Ne zemân
ki Sizi gördüm, bilmem bana ne oldu da, aklım basımdan
gitdi. Siz benim yapmak istedigim düsüncelerimi bildiniz.

Hâlbuki Size bunu önceden kimse haber vermemisdi.
Anladım ki Size bunları bildiren ve Sizi koruyan Rahmân
olan Allahdır. Ebû Süfyânın tâifesi seytânın tâifesidir). Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” onun bu sözlerine tebessüm
etdi. O kimse bir kaç gün dahâ Medînede kaldı. Sonra
müsâade alıp gitdi. Bir dahâ kendisinden haber alınamadı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretin altıncı
senesinde Eshâb-ı kirâmdan bir cemâ’atle Umre için Mekkeye
gitmek üzere yola çıkdılar. Hudeybiyeye gelince, orada
konakladılar. Orada bir kuyu vardı. Suyu azalmısdı. Bir mikdâr
su çekdiler. Kuyunun suyu bitdi. Eshâb-ı kirâm susuzlukdan
Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” âyetde
– 160 –
bulundular. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” terkîsinden
bir ok çıkarıp, bu oku o kuyuya bırakın, buyurdu. Bu
hâdiseyi anlatan râvi söyle nakl eder: Vallahi oku kuyuya atdıkdan
sonra, bin dörtyüz kisi o kuyudan su içdik, bütün
hayvânlarımızı suladık.
(Sahîh-i Buhârî)de, Berâ bin Âzib rivâyetinde söyle bildirilmisdir:
Hudeybiyede Eshâb-ı kirâm susuzlukdan âyet
etdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kuyunun kenârına
geldi ve bir kova su istedi. O sudan abdest alıp, mubârek
agzının suyunu o kuyuya dökdü. Biraz sonra kuyunun
suyu o kadar çogaldı ki, bütün Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi
aleyhim ecma’în” içip suya kandılar ve bütün develerini de
suladılar.
¥ Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Hudeybiye gününde halka susuzluk galebe çaldı. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” yanında bir kırba su
vardı. O sudan abdest aldı. Bunun üzerine bütün Eshâb-ı kirâm
Resûlullahın yanına toplandı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” size ne oldu, ne lâzım buyurdu. Dediler ki,
yâ Resûlallah! Ne abdest almaga, ne içmege bir damla suyumuz
yok. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek
elini abdest aldıgı su kırbasının içine sokdu. Mubârek parmakları
arasından çesmeler akmaga basladı. Herkes o sudan
içip kandı ve abdest aldı. Câbir bin Abdüllaha “radıyallahü
anh” kaç kisi idiniz diye sorulunca; eger yüzbin kisi olsak o
su yeterdi. Biz binbesyüz kisi idik dedi.
¥ Eshâb-ı kirâmdan biri söyle anlatmısdır: Hudeybiyeye
yaklasdıgımız sırada, Kureysin bir öncü kuvvet gönderdigi
haberi geldi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bizi
Hudeybiyeye baska yoldan kim götürebilir, buyurdu. Anam,
babam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah, ben götürebilirim, dedim.
Bir baska yoldan hareket etdik. O yolda biraz yürüdükden
sonra, nice tepeler ve engeller önümüzde dümdüz oldu.
Hiçbir tepeye rastlamadan Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve
sellem” Hudeybiyeye ulasdırdım.
– 161 – Sevâhid-ün Nübüvve - F:11
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile Kureys arasındaki
andlasmayı Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü anh” yazdı.
Andlasmanın basına Bismillâhirrahmânirrahîm ve Muhammedün
Resûlullah yazdı. Süheyl bin Amr o sırada henüz
îmân etmemisdi. Dedi ki; bizim kitâbımıza göre ben Rahmânı
bilmem, onun yerine Bismike Allahümme yaz. Muhammedün
Resûlullah yerine de Muhammed bin Abdüllah yaz.
Eger bize Onun Peygamberligi ma’lûm olsaydı Onunla savasmazdık.
Böylece Eshâb-ı kirâm ile Süheyl arasında epeyce
konusmalar geçdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Yâ Alî! Onu sil, Süheylin dedigi gibi yaz. Hazret-i Alî
“radıyallahü anh” edebinden silmeye eli varmadı. Resûlullah
kendisi sildi ve buyurdu ki: Ey Alî! Bir gün senin basına
da böyle bir hâdise gelir. Nitekim Sıffîn harbinden sonra
hazret-i Alî ile hazret-i Mu’âviye arasında andlasma yapıldı.
Andlasmayı yazan kâtib, Emîr-ül mü’minîn Alî diye yazdı.
Hazret-i Mu’âviye kâtibe Emîr-ül mü’minîn diye yazma,
eger onun Emîr-ül mü’minîn oldugunu kabûl etseydik,
onunla savasmazdık, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”
bunu isitince, Resûlullahın sözlerini hâtırlayıp, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” söyledigi çıkdı, dedi.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hudeybiyede
bulundugu sırada saçlarını tras etdirdi. Kesilen saçlarını bir
yesil agacın üstüne koydu. Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi aleyhim
ecma’în” o agacın yanında toplanıp, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” saçlarını kapısdılar. Eshâbdan Ümmü
Ammâr söyle anlatmısdır: O gün ben de Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” saçının telinden birkaç dâne elde
etdim. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından
sonra, her kim hastalansa, o saç tellerini suya koyup, o
suyu hastaya verirdim. Allahü teâlâ o hastayı sıhhate kavusdururdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hudeybiyede
yirmi gün kadar kaldıkdan sonra geri döndüler. Eshâb-ı kirâm,
konaklama yerlerinden birinde yiyeceklerinin kalmadıgından
âyet etdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel-
– 162 –
lem” develerini gösterdi. Hazret-i Ömer bunu isitince, Resûlullahın
huzûruna gelip; yâ Resûlallah! Halkın binecek baska
hayvanları yok. Azıklarından kalanları bir araya toplasalar
da, Allahü teâlânın fadlı ve inâyetiyle bereket vermesi
için düâ buyursanız. Sizin düânız sübhesiz ki kabûl olunur,
dedi. Sonra Eshâbdan bir avuç hurması ve bir avuç seviki
(kavrulmus un) olanlar, onları bir araya topladılar. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” bereket için Allahü teâlâya
düâ etdi. Kimin kabı varsa, getirsin buyurup, getirilen bütün
kabları o bereketlenerek artan yiyeceklerle doldurdu. Öyle
ki develer tasımakdan âciz kalıyorlardı. Konakladıkları o
yerden ayrıldılar. Mevsimin yaz olması sebebiyle hava açık
ve çok sıcakdı. Allahü teâlâ bir de öyle yagmur yagdırdı ki,
hepsi suya kandılar ve kablarını doldurdular.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretin altıncı
senesinde Zilhicce ayının sonunda veyâ yedinci senesi
Muharrem ayının basında hükümdârlara elçiler gönderdi.
Dıhye-i Kelbîyi “radıyallahü anh” Rûm kralı Herakle elçi
olarak gönderdi. Onunla bir mektûb yolladı. O mektûbda
söyle yazılı idi. (Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu mektûb Allahın
kulu ve Resûlü Muhammedden Rûmun büyügü olan
Herakledir. Hidâyet üzere olanlara selâm olsun. Ben seni
islâma da’vet ediyorum. Müslimân ol ki selâmet bulasın ve
Allahü teâlâ ecrini artdırır. Eger bu büyük ni’metden yüz
çevirirsen, bütün rûmlar sana tâbi’ ve emrinde olduklarından,
hepsinin günâhı senin üzerinedir.) Allahü teâlâ [Âl-i
Imrân sûresi 64.cü âyetinde meâlen], (“Resûlüm” de ki: Ey
ehl-i kitâb! Sizinle bizim aramızda müsâvî olan bir kelimeye
geliniz. Allahdan baskasına tapmayalım. Ona hiç bir seyi
ortak kosmayalım. Allahı bırakıp da birbirimizi ilâh
edinmeyelim. Eger onlar yine yüz çevirirlerse, iste o zemân;
sâhid olunuz biz gerçek müslimânlarız deyiniz) buyurdu.
Dıhye-i Kelbî “radıyallahü anh” Humus sehrinde Herakle
ulasıp, mektûbu verdi. Mektûb arabî oldugu için, Herakl
bir tercümân istedi.
– 163 –
(Sahîh-i Buhârî)de söyle bildirilmekdedir: O sırada Ebû
Süfyân bir gurub Kureysli ile birlikde Kudüsde idi. Herakl
onları yanına çagırıp, sizden hanginiz bu mektûbu gönderen
kimseye dahâ yakındır, diye sordu. Ebû Süfyân ben hepsinden
dahâ yakınım, dedi. Herakl onun yanına yaklasmasını ve
digerlerinin geride durmasını istedi. Herakl tercümâna bunlar
mektûbu gönderen zâta yakın olduklarını söylüyorlar.
Eger yalan söylerlerse, yalanlarını açıklarsın diye tenbîh etdi.
Ebû Süfyân, eger tekzîb etme korkusu olmasaydı yalan
söyleyebilirdim, demisdir. Herakl, Ebû Süfyâna söyle sordu:
Bu mektûbu bana gönderen zâtın nesebi nasıldır? Ebû Süfyân:
Nesebi çok sereflidir. Herakl: Kavminizden ondan baska
birisi Peygamber oldugunu söyledi mi? Ebû Süfyân: Hâyır
söyleyen olmadı. Herakl: Onun atalarından hiç hükümdâr
var mı? Ebû Süfyân: Hâyır yok. Herakl: Ona tâbi’ olanlar
halkın esrâfı mı, yoksa fakîr ve za’îfler mi? Ebû Süfyân:
Za’îf ve fakîrler. Herakl: Gün geçdikçe Ona uyanlar artıyor
mu, azalıyor mu? Ebû Süfyân: Artıyor. Herakl: Onun dîninden
dönen oldu mu? Ebû Süfyân: Hâyır olmadı. Herakl: O
Peygamber oldugunu bildirmeden önce hiç yalan söyledi
mi? Ebû Süfyân: Hâyır hiç yalan söylemedi. Herakl: Hiç özrü,
kabâhati var mıdır? Ebû Süfyân: Hâyır yokdur. Ama su
ânda Ondan uzagız, hâlinden haberimiz yok, dedi.
Sonra Ebû Süfyân söyle demisdir. Herakl bana öyle pespese
sorular soruyordu ki, bu söylediklerimden fazla bir sey
söyleyemiyordum. Sonra aralarındaki konusma söyle devâm
etdi. Herakl: Onunla hiç savas yapdınız mı? Ebû Süfyân:
Evet yapdık. Herakl: Bu savaslar nasıl oldu? Ebû Süfyân:
Ba’zen O gâlib geldi, ba’zen de biz gâlib geldik. Herakl: O size
neyi emr ediyor? Ebû Süfyân: Allah birdir, Ona ibâdet
ediniz. Ona ortak kosmayınız, diyor. Nemâz kılmayı, sadaka
vermegi, nâmûslu olmayı ve akrabâyı ziyâret etmeyi emr ediyor,
dedi.
Bu konusmalardan sonra Herakl tercümânı aracılıgı ile
dedi ki, Onun nesebini sordum, serîf dedi. Peygamberler
böyle olur. Aralarında hiç böyle bir da’vâda bulunan var mı
– 164 –
diye sordum. Olmadıgını söyledi. Eger Ondan önce birisi
böyle bir da’vâda bulunmus olsaydı onu ta’kîb ediyor olurdu.
Atalarından hiç melik olmadıgını söyledi. Sâyet olsaydı o
sebeble bu da’vâda bulunuyor olurdu. Hiç yalan söylemedigini
de bildirdi. Anladım ki halkı arasında dogrulugu ile tanınan
kimse, Allah adına hiç yalan söyler mi! Ona za’îf kimselerin
tâbi’ oldugunu söyledi. Peygamberlere dâimâ kavmin
za’îf kimseleri tâbi’ olurlar. Ona tâbi’ olanlar günden güne
artıyor dedi. Âdet-i ilâhî böyledir. Din temâm oluncaya kadar
günden güne çogalmak ehl-i hakkın alâmetidir. Kimsenin
o dinden dönmedigini söyledi. Bu hâl safây-ı kalbe ve yakîn
nûruna alâmetdir. Dedi ki, özrü yok, suç islemez, Allahü
teâlânın bir olduguna îmân etmegi emr eder. Sirkden sakındırır.
Nemâz kılmayı, sadaka vermegi, nâmûslu olmayı ve
akrabâyı ziyâret etmeyi emr ediyor, dedi. Bütün Peygamberler
böyle emr etmislerdir. Herakl bunları söyledikden
sonra, Ebû Süfyâna; eger söylediklerin dogru ise, benim su
ânda üzerinde bulundugum topraklar yakın zemânda o zâtın
eline geçecekdir. Ben böyle bir Peygamberin gönderilecegini
kesin olarak biliyordum. Fekat sizden, arablardan
olacagını hiç zan etmezdim. Eger Ona kavusmamın nasîb
olacagını bilsem, Ona kavusmayı, ganîmet sayardım. Onun
ayaklarının tozunu gözlerime sürme yapardım, dedi. Sonra
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Dıhye-i Kelbî
“radıyallahü anh” ile gönderdigi mektûbun açılmasını emr
etdi. Mektûbu açıp okudular. Herakl yazılanları dinleyip
anlayınca, düsündügü ve söyledigi gibi çıkdı. Ebû Süfyân
söyle demisdir: Mektûb okununca konusmalar çogaldı. Biz
Heraklin huzûrundan dısarı çıkdık. Ben yanımdaki arkadaslarıma
Muhammedin isi yükseldi, temâm oldu. Çünki,
Benî Asfar meliki Onun korkusundan titredi, dedim. Iyice
anladım ki, Onun isi tam kemâle erecekdir. Bu yakîn benim
kalbimde gün geçdikce artdı ve sonunda Allahü teâlâ
beni islâm nûruyla nûrlandırdı. Müslimân olmakla sereflendim.
¥ Herakl bir gün Beyt-ül mukaddesde korku ile uykusun-
– 165 –
dan uyanmıs, kederli ve mahzûn bir hâlde oturuyordu. Patrikler,
ey Melik, niçin üzgün ve sıkıntılısınız, dediler. Herakl,
rü’yâmda sünnetli kimselerin topraklarıma girdiklerini gördüm,
dedi. Bir rivâyete göre de, Herakl, ilm-i nücûmu iyi bildiginden
dedi ki, sünnetli kimseler benim memleketime girerler.
Patrikler Herakle, biz yehûdîlerden baska sünnetli
bir tâife bilmeyiz. Onların hepsi sana itâ’at ederler. Onların
hepsini öldür. Böylece korkudan emîn olursun, dediler. Onlar
bu endîsede iken, Heraklin Basra vâlîsinden bir adam
geldi. Yanında da arablardan bir kisi vardı. Heraklin huzûruna
gelen elçi, yanındaki kimseyi göstererek, bu kisi arablar
arasında bir kimse çıkdıgını, Peygamber oldugunu söyledigini
ve pekçok kimsenin Ona tâbi’ oldugunu söylüyor. Birçok
kimsenin de Ona muhâlefet etdigini, aralarında savaslar
yapıldıgını bildiriyor, dedi. Herakl bunları haber veren kimseyi
içeride bir yere alıp, sünnetli midir, bakmalarını emr etdi.
Sünnetli oldugunu gördüler. Sonra ona arabların hâlleri
soruldu. Hepsinin sünnetli oldugunu söyledi. Herakl vallahi
benim rü’yâmda zuhûr edecegini gördügüm tâife bunlardır,
dedi. Yehûdî kavmi degildir, dedi. Bundan sonra Herakl
rûm diyârında bulunan ve ilm-i nücûmda mâhir olan bir arkadasına
mektûb yazıp, ahkâm-ı nücûmdan sordu. Kendisi
de Humus tarafına gitdi. Bir müddet sonra arkadasının cevâbı
olan mektûbu getirdiler. Söyle yazmısdı: Bundan sonra
arablardan bir Peygamberin hâkimiyeti meydâna çıkacakdır.
¥ Herakl Humusdaki arkadasından, arablardan bir Peygamberin
çıkacagını ve hâkimiyyet saglayacagını bildiren bir
mektûb alınca, Rûm diyârının bütün ileri gelenlerini büyük
bir ibâdethânelerinde topladı. Hepsi gelip içeri girince, kapıları
kilitletdi. Sonra onlara, ey rûmun ileri gelenleri, dogruluk,
iyilik ve selâmet istiyor musunuz. Devletimizin ve saltanatımızın
devâmını arzû ediyor musunuz, diye sordu. Ey
Melik! Niçin istemeyelim, elbette isteriz, dediler. Bunun
üzerine Herakl söyle dedi. Gelin arablar arasından çıkan
Peygambere tâbi’ olalım ve Onun emrlerine uyalım! Rûmla-
– 166 –
rın ileri gelenleri, Heraklin bu sözlerini duydukları ânda,
vahsî merkebler gibi ürkdüler! Kapılardan tarafa kosusarak,
çıkıp gitmek istediler. Bakdılar ki, kapılar kilitlenmis. Kızgın
ve üzgün bir hâlde dikilip kaldılar. Herakl bunların hâlini görünce,
geri çagırdı. Bu sözleri söylemekden maksadım sizleri
denemekdi. Dîninize ne derece baglı oldugunuzu anlamakdı,
dedi. Hepsi sevinip, tesekkür ederek secdeye kapandılar.
Bir rivâyetde Ebû Süfyân ile Herakl arasında söyle bir
konusma geçdigi bildirilmekdedir. Ebû Süfyân Herakle, ey
Melik! Eger müsâade edersen, bizim aramızdan çıkıp peygamber
olan o kimsenin kendi sözlerinden birini söyleyeyim.
Böylece Onun yalanı ortaya çıksın, dedi. Herakl söyle bakalım
nedir, dedi. Ebû Süfyân; O kimse ben bir gece içinde
Beyt-ül Mukaddese gitdim ve sabâh olmadan Mekkeye geri
döndüm, diyor, dedi. Ebû Süfyân söyle de anlatır: Ben bu
sözleri söyledigim sırada Beyt-ül Mukaddesin patrigi de yanımızda
idi. O patrik bunları duyunca dedi ki: Ben o geceyi
hâtırlıyorum. O gece alâmetler gördüm. Bunları melike bildirmisdim.
Her gece âdetim üzere Beyt-ül Mukaddesin bütün
kapılarını kapatır, sonra yatardım. O gece çok ugrasdıgım
hâlde, bir kapıyı kapatamadım. Beyt-ül Mukaddesde
bulunanlar toplanıp o kapıyı kapatmak için çok ugrasdılar.
Fekat onlar da kapatamadılar. Sabâhleyin o kapının yanında
bir hayvanın baglanmıs olduguna dâir isâretler ve izler gördüm.
¥ Herakl, kavminin îmân etmemesi sebebiyle üzülüyordu.
Kendisine elçi olarak gelen Dıhye-i Kelbîye “radıyallahü
anh”, vallahi biliyorum ki, bahsetdiginiz zât Peygamberdir.
Eger rûmların beni öldüreceklerinden korkmasaydım, elbette
Onun dînine girer, emrlerine itâ’at ederdim. Bunu kendim
için dünyâda ve âhıretde se’âdet vesîlesi bilirdim! Fekat sen
falan üsküfe git, o rûm diyârında benden dahâ i’tibârlıdır. O
ilâhî kitâbların hükmlerini benden dahâ iyi bilir. Bakalım ne
diyecek, dedi. Dıhye-i Kelbî “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Heraklin söyledigi üsküfün yanına gitdim. Durumu
– 167 –
ona anlatdım. Vallahi bahsetdigin zât Peygamberdir. Biz
Onun vasflarını kitâblarda gördük, dedi. Sonra evine girip
üzerindeki siyâh elbiseyi çıkarıp, beyâz bir elbise giyerek dısarı
çıkdı. Eline asâ aldı ve rûm halkının arasına gitdi. Halk
kilisede toplanmısdı. Onlara, ey rûm halkı! Bana gerçekden
Peygamber olan Ahmedden bir elçi geldi. Beni Allahü teâlâya
kulluk yapmaya da’vet ediyor. Ben de diyorum ki: Gökleri
ve yeri yaratan yüce Allahdan baska ilâh yokdur. Bana
elçisi gelen zât da Allahın Resûlüdür. Rûm halkı bu sözleri
isitince, üsküfün üzerine hücûm etdiler. Sehîd edinceye kadar
dövdüler. Dıhye-i Kelbî “radıyallahü anh” tekrâr Heraklin
yanına gidip, bu hâdiseyi anlatdı. Herakl, ben sana bu
halk beni öldürürler, onların kastından emîn degilim, demedim
mi. O öldürdükleri üsküfe halk benden dahâ çok i’tibâr
eder ve emrlerine uyarlardı. Durumu gördün, ona ne yapdılar,
dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Süca’ bin Vehebi
“radıyallahü anh” Melik Hâris bin Ebî Semr Gassâniye elçi
olarak gönderdi. O melik Sâmda Gavta denilen yerde idi. Süca’
bin Veheb önce melikin vezîri ile görüsdü. Vezîr ondan
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ba’zı hâllerini sordu
ve îmân etdi. Söyledigin seyleri aynen Îsâ aleyhisselâm da
bildirdi. O Peygamberin gelecegini haber vererek müjdeledi,
dedi. Vezîr, Süca’ bin Vehebe “radıyallahü anh” hürmet ve
ikrâmda bulundu. Sonra onun elçi olarak geldigini melik
Hârise bildirdi. Hâris bin Ebî Semr basına bir tâc giyip huzûruna
çagırdı. Süca’ bin Veheb Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” islâma da’vet mektûbunu verdi. Hâris bin Ebî
Semr mektûbu okudukdan sonra yere atdı. Mülkümü elimden
alabilirmis. Hemen atları nallayıp hâzırlayın. Yemende
bile olsa Onun üzerine bir ordu göndereyim, dedi. Bunun
üzerine müslimân olan Vezîr, Süca’ bin Vehebe “radıyallahü
anh” dedi ki: Bu olanları gidip, Resûlullaha “sallallahü aleyhi
ve sellem” anlat. Müslimân oldugumu söyle ve selâmımı
ilet. Sonra onu ugurladı. Gelip durumu Resûlullaha “sallallahü
aleyhi ve sellem” haber verdi. Resûlullah o helâk olur,
– 168 –
buyurdu. O sene Hâris öldü ve memleketi baskasının eline
[align=center][size=medium][color=#32CD32]geçdi.
¥ Ferve bin Amr el-Huddâmî, Ummânda Kayserin nâibi
[vâlîsi] idi. Muhammed aleyhisselâmın peygamberligini isitince
îmân etdi. Müslimân oldugunu bildirmek için Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” bir mektûb yazdı ve hediyyeler
gönderdi. Mektûbunda: (Muhammed aleyhisselâma
arz ederim ki, ben müslimân oldum. Inanıyorum ki sen Îsâ
aleyhisselâmın gelecegini müjdeledigi Peygambersin. Vesselâmü
aleyküm.) diye yazdı. Onun müslimân oldugunu Kayser
haber alınca, vâlîlik vazîfesinden atdı ve habs etdirdi.
Ferve, Kaysere söyle dedi: Vallahi ben Muhammedin “aleyhisselâm”
dîninden aslâ dönecek degilim. Sen de biliyorsun
ki, o Allahü teâlânın Resûlüdür. O Îsâ aleyhisselâmın gelecegini
müjdeledigi Peygamberdir. Senin Ona îmân etmemen
dünyâya çok düskün oldugundandır. Kayser Incîl hakkı için
dogru söylüyorsun, dedi. Ferve bin Amr islâmdan dönmedi
ve habsde vefât etdi.
¥ Hâtıb bin Ebî Beltea “radıyallahü anh” elçi olarak Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” mektûbunu Iskenderiyye
meliki Mukavkasa götürdü. Melik onu iyi karsılayıp,
ikrâmda bulundu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
mektûbuna cevâb olarak söyle yazdı. Ben biliyorum ki gönderilmedik
bir Peygamber kaldı. O Hâtem-ül enbiyâdır. Fekat
zan ediyorum ki, o Peygamber Sâmdan çıkacakdır, dedi.
Mektûbla berâber iki câriye vererek, elçiyi geri gönderdi. O
câriyelerden biri hazret-i Mâriye idi. Ibrâhîmin “radıyallahü
anh” annesidir. Mukavkas bir de beyâz katır hediyye etdi.
Bu katır Düldül adıyla meshûrdur. Ayrıca baska hediyyeler
de gönderdi. Elçi Hâtıb bin Ebî Belteaya senin sıfatlarını
söyledigin Peygamber, Îsâ aleyhisselâmın gelecegini haber
vererek müjdeledigi Peygamberin sıfatlarıdır, dedi. Hâtıb
bin Ebî Beltea dönüp, Mukavkasın söylediklerini Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” anlatdı. Resûlullah, o habîs
mülkünü kıskandı. Fekat mülkü ona kalmayacak, buyurdu.
Mukavkas, hazret-i Ömerin halîfeligi sırasında Mısrda öldü.
– 169 –
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Selît bin Amr
ibni Âs ile Yemâmede bulunan, Hevze bin Alî el-Hanefîye
islâma da’vet mektûbu gönderdi. Hevze bin Alî söyle cevâb
yazdı: Ben kavmimin sâiri ve hatîbiyim. Arablar benden çekinirler.
Senin halkı da’vet etdigin sey gâyet güzeldir. Fekat
bana bir is, bir yerin idâresini verirsen, sana tâbi’ olurum! Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Eger benden yere düsmüs
olan bir hurmayı dahî istese vermem, buyurdu. Hevze
bin Alînin elinde olan mülkü de elinden gitdi. Mekke feth edildigi
zemân, Cebrâîl aleyhisselâm Hevzenin ölüm haberini
getirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bundan sonra
Yemâmede bir yalancı çıkacak. Benim vefâtımdan sonra
onu öldürürler, buyurdu. Buyurdugu gibi oldu. [Müseylemetül
kezzâb, Yemâmede peygamber oldugunu iddia etdi. Ebû
Bekr-i Sıddîkın hilâfetinin ikinci senesinde Hâlid bin Velîdin
askeri ile Yemâmede büyük muhârebe yapdı. Vahsi “radıyallahü
anh”, Müseyleme-tül kezzâbı öldürdü.]
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Abdüllah bin
Huzâfeyi, Kisrâya elçi olarak gönderdi. Kisrâya bir islâma
da’vet mektûbu yazdı. Kisrâ o se’âdetli mektûbu, yırtıp parça
parça etdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunu haber
alınca, Allahü teâlâ da onun mülkünü parça parça etsin,
buyurdu. Kısa zemân sonra Kisrâyı oglu Sîreviyye öldürdü.
¥ Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mektûbundan
Kisrâyı bir heybet kapladı. Mektûbu götüren Abdüllah
bin Huzâfe “radıyallahü anh” yanından çıkınca, Kisrâ
adamlarını çagırıp, bundan sonra benim yanıma arablardan
hiç kimsenin girmesine izn vermeyiniz, diye tenbîh etdi.
Sonra husûsî odasına çekildi. Oraya hiç kimse giremezdi.
Bir de bakdı ki odasında bir arab duruyor! Elinde bir sopa
tutuyordu. Ey Kisrâ! Allahü teâlâ halkı hak dîne da’vet
eden bir Peygamber gönderdi, îmân et, dedi. Kisrâ hele bu
gün git de sonra, dedi. Kisrâ hemen adamlarını çagırıp, bir
takım behânelerle kimini asdırdı, kiminin ayagını kesdirdi.
Ben size sıkı sıkı tenbîh etdigim hâlde, niçin benim odama
bir arabın girmesine izn verdiniz, dedi. Adamları yemîn
– 170 –
ederek biz kapıyı kilitledik ve içeriye aslâ kimseyi salmadık
dediler. Sonra o sahs bir def’a dahâ Kisrânın karsısına çıkdı.
Yaklasıp, elindeki sopa ile Kisrânın basına bir def’a vurdu.
Ey Kisrâ, bu sopa basında parçalanmadan çabuk îmân et,
dedi. Îmân etmedi ve üçüncü def’a karsısına çıkınca sopa
basında parçalandı. O gece Kisrâ oglu Sîreviyye tarafından
öldürüldü.
¥ Kisrâ, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” da’vet
mektûbunu yırtdıkdan sonra, Yemendeki nâibi [vâlîsi] Bâzana
bir mektûb yazıp, o tarafda bir sahsın peygamberlik
da’vâsında bulundugunu haber aldık. Derhâl iki âlim gönderip,
onun hâlini arasdırsınlar. Mümkinse yakalatdırıp bana
ulasdır diye emr verdi. Bâzan iki kisi gönderdi. Medîneye
varıp, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna
çıkdılar. Melik Kisrâ, Bâzana mektûb yazmıs, seni huzûruna
çagırıyor, dediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
tebessüm etdi ve oturun, dedi. Ikisi de diz çöküp oturdular.
Resûlullah onları müslimân olmaga da’vet etdi. O iki
kisi, yâ Muhammed, melik Kisrânın emrine uy. Eger kendi
isteginle gidersen, Bâzan senin için melike bir mektûb yazar
da, sana fâideli olur. Eger gitmezsen Kisrânın nasıl bir kimse
oldugunu biliyorsun. Seni ve kavmini helâk ve mülkünü
harâb eder, dediler. O iki kisi her ne kadar bunları söyledilerse
de, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda
bulunmanın heybetinden vücûdlarını bir titreme almısdı.
Dısarı çıkınca birbirlerine, eger huzûrunda bizi biraz dahâ
alıkoysaydı, az kaldı helâk olacakdık, dediler. Sonra o iki kisi
Bâzanın mektûbuna cevâb istediler. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” onlara bugün gidin, yârın gelin, dedi.
Ertesi gün huzûruna geldiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” onlara söyle dedi. Gidin sâhibinize söyleyin.
Rabbim bana bildirdi ki, sizin melikiniz Kisrâyı dün gece
oglu öldürdü! Eger, Bâzan îmân edip, islâmı kabûl ederse,
hâlen elinde bulunan mülkü yine ona bırakayım. Yakında
benim dînim her tarafda duyulur ve yayılır. Müslimânlar
Kisrânın memleketine hâkim olurlar! Resûlullahın bu sözle-
– 171 –
rini Bâzana iletdiler. Bâzan eger sözü dogru çıkarsa muhakkak
o Allahın resûlüdür. Hiç bir melik Ona îmân etmeden,
ben îmân ederim, dedi. O sırada bir elçi gelip, Kisrânın öldürüldügünü
söyledi. Bâzan bütün âilesini ve akrabâsını ve
kavminden îmân edecekleri toplayıp, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna geldiler ve huzûrunda îmân
etmekle sereflendiler ve islâm ni’metine kavusdular.
¥ Hicretin yedinci senesinde, Hayber gazâsı yapıldı. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” bayragı önce Emîr-ül
mü’minîn hazret-i Ömere “radıyallahü anh” verdi. Bayragı
çekip islâm ordusuyla kal’aya hücûm etdi. Çok savasdılar.
Fekat kal’ayı düsüremeyip, geri döndüler. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek bası agrıyordu. Dısarı
çıkmadı. Fekat harb ediniz buyurdu. Emîr-ül mü’minîn
hazret-i Ebû Bekr “radıyallah anh” bayragı alıp, savasa gitdi.
Çok siddetli savasdıkları hâlde, kal’a yine feth edilemedi.
Geri döndüler. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” bir
def’a dahâ bayragı alıp gitdi. Çok savasdılar, fekat kal’a
feth edilemedi. Geri döndüler. Resûlullaha “sallallahü
aleyhi ve sellem” bu haber ulasınca, “Yârın bayragı öyle birisine
verecegim ki, onu Allahü teâlâ ve Resûlü seviyor. O
da Allahü teâlâyı ve Resûlünü seviyor. Kal’ayı feth etmeyince
dönmez”, buyurdu. Bunu nakl eden râvi söyle demisdir:
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” o gün
orada yokdu. Gözü agrıyordu. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i
Ömer ve Eshâb-ı kirâmdan digerleri, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” isâret buyurdugu kisi kimdir, diye
merâk ediyorlar ve bekliyorlardı. Sa’d “radıyallahü anh” o
kisi ben olayım diye ümmîd ederek, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” gözü önünde diz üstü çökdüm ve geri
kalkdım, demisdir. Hazret-i Ömer de “radıyallahü anh” o
gün Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” “Allahü teâlâ
ve Resûlü onu sever. O da Allahü teâlâyı ve Resûlünü
sever, kal’ayı feth etmeden geri dönmez” buyurdugunu isitinceye
kadar, emîr olmayı hiç istemezdim, buyurmusdur.
Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alî-
– 172 –
nin “radıyallahü anh” huzûruna getirilmesini emr buyurdu.
Getirdiklerinde mubârek agzının suyundan hazret-i Alînin
gözüne sürdü. Gözü derhâl iyilesdi. Ondan sonra, ömründe
hiç göz agrısı çekmedi. Bundan sonra Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” bayragı hazret-i Alîye verdi. Zırhını
ona giydirdi ve Zülfikârı eline verdi. Allahım bunu sogukdan
ve sıcakdan koru, diye düâ etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü
anh”: (Bu düâdan sonra bana soguk ve sıcak te’sîr etmedi)
demisdir. Yazın yünlü kaftân giyerdi, hiç râhatsız olmazdı.
Kısın da bir gömlek giyer, aslâ üsümezdi. Hazret-i
Alî “radıyallahü anh ve kerremallahü vecheh” sür’atle
Hayber kal’asına dogru harekete geçip, hücûm etdi. Dahâ
askerin bir kısmı kal’aya ulasmadan kal’a feth edildi. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” kölesi Ebû Râfi’ “radıyallahü
anh” söyle anlatmısdır: Hazret-i Alî “radıyallahü
anh” kal’aya hücûm edince, bir yehûdî kılıç vurarak kalkanını
elinden düsürdü. Bunun üzerine hazret-i Alî “radıyallahü
anh” hemen kal’anın demir kapısını koparıp, kendine
kalkan yapdı. Kal’a feth olununcaya kadar kapıyı elinde
tutdu. Kal’a düsünce de kapıyı sırtına koyarak köprü gibi
tutdu. Eshâb-ı kirâm o kapı üzerinden kal’aya girdiler.
Sonra kapıyı bırakdı. Ebû Râfi’ sonra söyle demisdir. Yedi
kisi o kapıyı bir tarafdan bir tarafa çeviremedik. Hazret-i
Alî “radıyallahü anh”, Hayber kal’asının kapısını cismânî
kuvvetle degil, rûhânî bir kuvvetle kaldırdım, buyurmusdur.
¥ Hayber gazâsında, yehûdî kadınlarından biri, Peygamber
efendimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı
kirâma yidirmek için, bir koyun keserek kebâb yapdı. Koyunun
etine zehr katdı. Bilhâssa kol ve but kısmlarına dahâ çok
zehr katdı. Çünki, Peygamber efendimizin etin bu kısmlarını
sevdigini biliyordu. Et ikrâm edilince, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” mubârek agzına bir lokma alır almaz but
dile gelip, yâ Resûlallah, bana zehr katdılar diye, seslendi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek agızlarına
alıp çignedigi lokmayı çıkarıp atdı. Eshâb-ı kirâmdan Besir
– 173 –
bin Berâ “radıyallahü anh” o etden bir parça yimisdi. O zehrlenerek
sehîd oldu.
¥ Hayber gazâsında bir kal’a kusatılmısdı. O sırada siyâh
tenli bir çoban, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
huzûruna geldi. Yanında bir koyun sürüsü vardı. Yâ Resûlallah
“sallallahü aleyhi ve sellem”! Bana islâmı anlat diyerek,
îmân edip müslimân olacagını bildirdi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” ona islâmiyyeti anlatdı. Çoban; yâ Resûlallah!
Ben bu koyunların sâhiblerinin ücretli çobanıyım.
Koyunlar bana emânetdir. Bunları ne yapayım dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” koyunların yüzlerine vur,
onlar sâhiblerine gider, buyurdu. Çoban bir avuç çakıl alıp
koyunların yüzlerine dogru atdı. Haydi sâhiblerinize gidiniz.
Artık ben size çoban olmam, dedi. Koyunlar bir yere toplandılar.
Sonra sanki onları birisi sürüp götürüyormus gibi, kendi
baslarına kal’aya gitdiler. O çoban müslimân oldukdan
sonra, o kal’anın fethi için o kadar savasdı ki sonunda sehîd
oldu. Eshâb-ı kirâm onun cenâzesini bir yünlü dokumaya
sardılar. Sonra getirip Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
arkasında bir yere koydular. Resûlullah ondan tarafa
dönerek iltifât etdi. Sonra da mubârek yüzünü geri çevirdi.
Yâ Resûlallah! Mubârek yüzünüzü niçin geri çevirdiniz diye
sordular. Su ânda onun yanında hûrîlerden iki hâtun vardır
buyurdu.
¥ Esmâ binti Umeys söyle anlatmısdır: Hayber gazâsı sırasında
Hayberde idim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
mubârek basını hazret-i Alînin “radıyallahü anh” dizine
koymusdu ve vahy nâzil oldu. O sırada günes ufukda idi.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ikindi nemâzını kılmamısdı.
Vahy temâm olunca günes batdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Yâ Rabbî! Eger Alî “radıyallahü anh” Senin ve
Resûlünün tarafında ise günesi geri döndür, diye düâ etdi.
Esmâ binti Umeys der ki, gördüm ki günes batmıs oldugu
hâlde geri çıkdı ve yeryüzünü aydınlatdı. Tahavî bu hadîs sahîhdir
ve râvileri sikadır (i’timâd edilir) demisdir. Ahmed bin
Sâlihin ehl-i ilm bu hadîs-i serîfi muhâfaza etmelidir. Çünki,

– 174 –
Peygamberlik alâmetlerindendir dedigini bildirmisdir.
¥ Hicretin yedinci senesinde Mahlem bin Cesâme, Âmir
Escaîyi îmân etdikden sonra öldürdü. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Mahlem bin Cesâmeyi itâb ederek, müslimân
bir kimseyi niçin öldürdün, dedi. Mahlem bin Cesâme;
yâ Resûlallah! Ölümden korkdugu için kelime-i sehâdeti
söyledi, dedi. Resûlullah: Sen onun kalbini yardın mı ki,
onun kalbinden ne geçmisdir bilesin. Dil kalbin tercümânıdır,
buyurdu ve Ona beddüâ etdi. Bir hafta sonra Mahlem
bin Cesâme vefât etdi. Defn etdiler. Yer cesedini kabûl etmeyip,
dısarı atdı. Bes def’a defn etdiler, yer kabûl etmedi.
Sonunda tenhâ bir yere bırakdılar. Bu durum Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” haber verilince: Yer ondan dahâ
beterlerini kabûl eder. Bu hâl size Kelime-i sehâdetin serefini
bildirmek için vukû’ buldu, buyurdu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hutbe okurken,
mescidde bulunan hurma agacından bir direge dayanırdı.
[Bu diregin adı Hannâne idi.] Hicretin sekizinci, bir rivâyetde
de yedinci senesinde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” için bir minber yapdılar. Cum’a günü o minbere çıkarak
hutbe okudu. O sırada dahâ önce dayanarak hutbe
okudugu hurma diregi insan gibi inledi. Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahı
aleyhim ecma’în” bu sesi isitdiler. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” bu hurma diregi, üzerine dayanarak
hutbe okumadıgım için inliyor buyurdu. Sonra minberden
inip, mubârek eliyle o hurma diregini sıvâzladı, inlemesi
kesildi. Tekrâr minbere çıkdı. Mescidin önceki hâli degisdirildigi
sırada o hurma diregini Übeyy bin Ka’b evine götürdü.
Onun evinde kurdlar yiyip, dökülünceye kadar durdu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretin sekizinci
senesinde, üç bin kisilik bir orduyu Sâmın bir beldesi
olan Mûteye gazâya gönderdi. Zeyd bin Hâriseyi “radıyallahü
teâlâ anh” emîr ta’yîn etdi. Buyurdu ki, eger Zeyd sehîd
olursa, Ca’fer bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” emîr olsun.
Eger Ca’fer sehîd olursa, Abdüllah bin Revâha “radı-
– 175 –
yallahü anh” emîr olsun. Eger Abdüllah da sehîd olursa,
müslimânlar kendi aralarında kimi seçerlerse, o emîr olsun.
Islâm ordusu Mûtede kâfirler ile savasa basladıgı sırada, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Medînede minbere çıkdı
ve bayragı Zeyd aldı, sehîd oldu. Ondan sonra bayragı
Ca’fer aldı, sehîd oldu. Bayragı Abdüllah aldı, o da sehîd oldu.
Ondan sonra bayragı Hâlid bin Velîd aldı. Onun elinde
fetih oldu, buyurdu. Hâlid bin Velîd için, “Allahım. O Senin
kılıclarından bir kılıcdır, Sen ona yardım eyle!” diye düâ etdi.
O günden sonra Hâlid bin Velîde “radıyallahü anh”, Seyfullah
denildi. Ya’lâ bin Münebbih “radıyallahü anh”, Mûte
harbinden haber vermek üzere, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna geldi. Resûlullah ona sen mi anlatırsın,
ben mi anlatayım, buyurdu. Yâ Resûlallah! Siz anlatınız,
dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Mûte gazâsında meydâna gelen hâdiseleri bir bir anlatdı.
Ya’lâ bin Münebbih, seni âlemlere Peygamber olarak
gönderen Allahü teâlâ hakkı için, aynen anlatdıgınız gibi oldu,
dedi. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu
ki: “Allahü teâlâ yeryüzünü benim için aradan kaldırdı,
harb meydânını gördüm.”
¥ Benî Bekr kabîlesi, Kureyslilerden yardım alarak, Huzâa
kabîlesi üzerine gece baskını yapdılar. Huzâa kabîlesinin
çogunu öldürdüler. Huzâa kabîlesi Hudeybiyede Resûlullah
ile dahâ önce anlasma yaparak emânına girmisdi. Baskının
yapıldıgı sabâh, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-
i Âise-i Sıddîkaya “radıyallahü anhâ”, Huzâada bir hâdise
oldu, buyurdu. Hazret-i Âise, Kureys kılıc altında öldürülmüsdür,
niçin ahdlerini bozdular, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, Onlar ahdlerini Allahü teâlânın dilemesiyle
bozdular, buyurdu. Hazret-i Âise; bu is müslimânlar için
hayrlı mıdır diye sordu. Hayrlı olacak buyurdu. (Bu sebeble
Kureys üzerine gidilip, Mekke fethedildi.)
¥ Hicretin sekizinci senesinde Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Mekkeyi fethe çıkacakdı. Yâ Rabbî! Biz
Mekkeye ulasıncaya kadar Kureysi gâfil eyle, diye düâ etdi.
– 176 –
Muhâcirînin büyüklerinden ve Bedr ehlinden olan Hâtıb bin
Ebî Beltea “radıyallahü anh” âilesinin Mekkede olması ve
Kureyslilerin onları gözetmelerini saglamak maksadıyla,
Kureyslilere Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” falan
gün sizin üzerinize, Mekkeye hareket edecek diye bir mektûb
yazdı. Mektûbu Ebû Lehebin azâdlı câriyesi Sâriye ile
gizlice gönderdi. Cebrâîl aleyhisselâm bu durumu Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîyi, hazret-i Zübeyri,
hazret-i Mikdâdı, hazret-i Ammârı, hazret-i Talhayı ve hazret-
i Ebâ Mersedi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” gönderdi.
Hâh bagçesine kadar gidiniz. Orada bir za’îf kadın
vardır. O kadında bir mektûb var. O mektûbu Hâtıb Mekkelilere
gönderdi. O mektûbu alıp getirin. O kadını da salıverin.
Eger direnirse ve mektûbu vermezse, boynunu vurun,
buyurdu. Gidip kadının pesinden yetisdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü
anh” kılıcını çekince, kadın mektûbu saçlarının
arasından çıkarıp verdi. Mektûbu Resûlullaha “sallallahü
aleyhi ve sellem” getirdiler. Resûlullah, Hâtıb bin Ebî Belteayı
huzûruna çagırdı. Niçin böyle yapdın, diye sordu. Yâ Resûlallah!
Sana îmân etdigim günden beri, küfre dönmedim.
Nasîhatını dinledigimden beri hiç ihânetde bulunmadım. Fekat,
âilem Kureyslilerin arasındadır. Istedim ki Kureysliler
âilemi gözetsinler. Yoksa kesin biliyorum ki, benim mektûbumdan
onlara fâ’ide gelmez, dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” onu tasdîk etdi. O sırada meâl-i serîfi, (Ey
îmân edenler! Düsmânlarımı ve düsmânlarınızı dost edinmeyin.
Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar
Kur’ândan size geleni inkâr etdiler. Rabbiniz olan Allaha
inandıgınızdan dolayı, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan
[Mekkeden] çıkarıyorlardı. Eger sizler benim yolumda ve rızâmı
kazanmak için cihâda çıkmıssanız, onlara nasıl sevgi
gösterirsiniz. Oysa ben sizin gizlediginizi de açıga vurdugunuzu
da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa artık dogru yoldan
sapmıs olur) olan, Mümtehîne sûresi 1.ci âyet-i kerîmesi nâzil
oldu.
– 177 – Sevâhid-ün Nübüvve - F:12
¥ Mekke feth edilince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Kâ’beyi tavâf etdi. Kâ’benin çevresinde üçyüzaltmıs
put vardı. Putlar ayaklarından bakır ve kursunla yere perçinlenmisdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek
elindeki bir çubuk ile bir puta isâret ederek, meâl-i serîfi,
(De ki, Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitdi. Zâten bâtıl dâimâ yıkılmaya
mahkûmdur) olan Isrâ sûresinin 81.ci âyeti kerîmesini
okudu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” elindeki
çubuk puta henüz dokunmadan, putlar yüzüstü devrildiler.
Mekkede evlerde bulunan putlar da o ânda yüzüstü devrildiler.
¥ Mekke feth edilince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” hazret-i Alî “radıyallahü anh” ile Kâ’benin içine girdiler.
Ba’zı putlar yüksek yerlere konmusdu. Onları devirmek
için el ulasmıyordu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” yâ
Resûlallah! Ayagınızı benim sırtıma basarak bu putları indiriniz,
dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, yâ Alî!
Sen peygamberlik sıkletini çekemezsin. Sen benim sırtıma
bas da o putları indir, buyurdu. Hazret-i Alî emre uyarak,
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek sırtına
basıp, putlara uzanarak, onları birer birer asagıya indirdi. O
hâlde iken Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu
ki: Yâ Alî! Kendini nasıl buluyorsun. Alî “radıyallahü anh”,
yâ Resûlallah! Bütün perdeler kalkdı. Basım Arsın tavânına
yaklasdı. Elimi uzatsam Arsın tavanına degecegim, dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”: Senin hâlin Allahü teâlânın
isini yapdıgın için iyidir. Benim hâlim de, Allahü teâlânın
sevdigi birini tasıdıgım için iyidir, buyurdu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekkenin feth
edildigi gün ögle nemâzı vaktinde, Bilâl-i Habesîye “radıyallahü
anh” yüksek bir yere çıkıp, ögle ezânını okumasını emr
buyurdu. Kureysliler daglara kaçmıslardı. Ezân oralardan
duyuluyordu. “Eshedü enne Muhammeden Resûlullah”
dendigini isitdiklerinde, Ebû Cehlin kızı Cüreyre, Ilâhî senin
zikrin yücedir. Biz nemâz kılmıyoruz, fekat bizim dostlarımızı
katl eden kimseye (Muhammed aleyhisselâma) muhabbet– 178 –
ederiz. Babam, Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem”
geldigi gibi, nübüvvetden geleni kabûl etmedi. Kendi kavmine
ve dostlarına muhâlefet etmeyi istemedi, dedi. Hâlid bin
Üseyyid de çok sükr ki, babam bu sesi (ezânı) duymadan öldü,
dedi. Babası Mekkenin fethinden bir gün önce ölmüsdü.
Daglara kaçısmıs olan Kureysliler, ezânı isitince, her biri birsey
söyledi. Ebû Süfyân ise, ben birsey söylemeyecegim.
Eger bir sey söylersem, bu taslar Muhammede haber verirler,
dedi. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gelip,
yanlarına durdu. Her birinin ismini söyleyerek, ey falan,
sen söyle söyledin. Ey falan sen de böyle söyledin, diyerek
söylediklerini bildirdi. Ebû Süfyân, Yâ Resûlallah! Ben birsey
söylemedim deyince, Resûlullah tebessüm etdi.
¥ Seybe bin Osmân söyle anlatmısdır: Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Mekkenin fethinden sonra, Huneyn
gazâsına çıkdı. Huneyn Mekke ile Tâif arasında bir vâdîdir.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Huneyn vâdîsinde
konakladılar. Benim babam ve amcam Uhud savasında islâm
askerleri tarafından öldürülmüsdü. Kendi kendime dedim ki:
Fırsat kollayayım ve Muhammedden intikâmımı alayım. Sag
tarafından yaklasmak istedim, o tarafında Abbâs “radıyallahü
anh” ayakda duruyordu. O bana fırsat vermez, dedim. Sol
tarafına dolasdım. Orada da bir kisi vardı. Sonunda, arkadan
yaklasdım. Hemen sıçrayıp bir kılıç darbesi vurmak istedim.
O sırada âniden simsek gibi bir ates parladı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” ile benim aramızda perde oldu. O
ates beni yakacakdı. Korkumdan elimle gözlerimi kapatıp,
geriye kaçdım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” dönüp
bana bakdı. Ey Seybe! Yanıma yaklas, buyurdu. Huzûruna
yaklasınca, Ilâhî, bundan seytânı uzaklasdır, buyurdu.
O ânda gözüm Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
mubârek yüzüne düsdü. Bana cânımdan dahâ sevimli geldi.
Sonra, ey Seybe! Kâfirlerle harb et, buyurdu.
¥ Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır: Bir
gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Kâ’beyi tavâf
ederken, bir el ve bir alaca kaftân gördük. Ben, yâ Resûlal-
– 179 –
lah, o el ve alaca kaftân ne idi diye sordum. Siz onu gördünüz
mü, dedi. Gördük yâ Resûlallah, dedim. O Îsâ bin Meryem
idi. Gelip bana selâm verdi, buyurdu.
¥ Mâlik bin Avf Huneyn gazâsında kâfirlerin ordu kumandânı
idi. Islâm ordusuyla savasmak için yaklasdıgı sırada,
islâm ordusunun içine câsûslar göndererek, haber getirmelerini
istedi. Câsûsları gidip, perîsan bir hâlde geldiler.
Mâlik bin Avf câsûslarına, neden böyle tuhâf bir hâldesiniz
diye sordu. Dediler ki, islâm ordusunda gösterisli atlara binmis,
bembeyâz kimseler gördük. Eger bizimle savasırlarsa,
vallahi biz onların karsısında savasmaya tâkat getiremeyiz!
Eger bizi dinlersen, ordunu topla hemen geri dön. Bizi ve
kendini helâk olmakdan kurtar!
¥ Huneyn gazâsında islâm ordusu önce maglûb olacak gibi
bir duruma düsdü. Sonra tekrâr toplandılar. Resûlullah“
sallallahü aleyhi ve sellem”, Yâ Rabbî! Va’d etdigin yardımı
ve zaferi ihsân eyle, diye düâ etdi. Bundan sonra, Rabbânî
yardım ve Sübhânî meded yetisdi. Beyâz melekler atlara
binmis oldukları hâlde muhârebeye katıldılar. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, su ân gazâ tandırının ısındıgı
ândır, buyurdu. Sonra bir avuç toprak istedi ve o topragı kâfirlerin
yüzlerine serpdi ve yüzleri çirkin olsun, buyurdu. Kâfirlerden
o toprakla gözü dolmadık hiç kimse kalmadı. Sonra
hezîmete ugrayıp, dayanamadılar ve kaçıp gitdiler. Bu husûsda
bir rivâyet de söyledir: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, hazret-i Abbâsa “radıyallahü anh”: Ey Abbâs, bana
bir avuç toprak ver, buyurdu. Resûlullah böyle söyleyince,
üzerine binmis oldugu deve karnı yere deginceye kadar çökdü.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek eliyle
bir avuç toprak aldı ve müsriklerin yüzlerine serpdi. “Yüzleri
çirkin olsun, yardımsız kalsınlar” buyurdu. Allahü teâlâ
onları hezîmete düsürdü.
¥ Âmir bin Amr Medenî “radıyallahü teâlâ anh” söyle
anlatmısdır: Huneyn gazâsında Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” önünde ceng ediyordum. Âniden alnıma
– 180 –
bir ok isâbet etdi. Alnımdan çıkan kan yüzüme akdı. Sakalıma
ve gögsüme kadar ulasdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” mubârek eliyle yüzümdeki ve gözlerimdeki kanı
gögsüme dogru akıtdı. Âmir bin Amr bu hâtırasını ömrü boyunca
anlatdı. Vefât etdiginde cenâzesi yıkanırken gögsünde
Resûlullahın mubârek elinin degdigi yere bakdılar. Orası
atın alnındaki beyâzlık gibi parlıyordu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretin dokuzuncu
senesinde Benî Kilâb kabîlesine bir seriyye [askerî birlik]
gönderdi. Bir de mektûb göndererek islâma da’vet etdi.
Benî Kilâb kabîlesi müslimân olmayı kabûl etmediler. Kendilerine
gönderilen deri üzerine yazılı mektûbu suya atıp, yazılarını
imhâ etdiler. Deriyi de su kovası yapdılar. Bu haber, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine bildirilince:
“Allahü teâlâ akllarını gidersin” buyurdu. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” bu beddüâsından sonra, o kavmin temâmı
aklını kaybetdiler. Karma karısık konusmaya basladılar.
Ba’zıları öyle oldu ki, ne söyledigi aslâ anlasılmazdı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük gazvesine
giderken, Eshâb-ı kirâmla bir yerde konaklayıp, gecelediler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sabâha yakın bir
vaktde uyudu. Günes dogunca uyanıp, Ebû Katâdeden “radıyallahü
anh” su istedi. Ebû Katâde söyle anlatmısdır. Matarada
suyum vardı. Resûlullahın mubârek eline dökdüm,
abdest aldı. Suyun kalanını sakla lâzım olacak, buyurdu.
Herkes önden gitmisdi. Susuz bir yerde konaklamıslardı.
Her ne kadar hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü
anhümâ” bir su basında konaklayalım dedilerse de, dinlememislerdi.
Yanlarına ulasınca bakdık ki, havanın harâreti
onları çok etkilemis. Susuzlukdan develerini kesip develerin
mîdelerinde kalan suları içiyorlardı. Resûlullah bu hâllerini
görünce, Ebû Bekr ve Ömeri dinleseydiniz, bu sıkıntıyı
çekmezdiniz, buyurdu. Sonra matarada kalan suyu istedi ve
herkesi çagırıp, suyu dökmeye basladı. Eshâbın hepsi susuzlukları
gidinceye kadar su içdiler. Onbin ata ve onbesbin deveye
su verdiler.
– 181 –
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük gazâsına
gitmisdi. Eshâb-ı kirâmdan Abdüllah bin Hayseme “radıyallahü
anh” gitmemisdi. Iki güzel hanımı vardı. Herbirinin
gâyet güzel gölgeligi vardı. Gölgeliklere su serpip, güzel yaygılar
ve minder dösemislerdi. Nefîs yiyecekler hâzırlamıslardı.
Abdüllah bin Hayseme bu durumu görünce, Sübhânallah,
geçmis ve gelecek hiçbir günâhı bulunmayan ve Allahü
teâlânın lütfuna kavusmus olan bir Peygamber, bu sıcak havada
silâhını alıp kâfirlerle cihâda gitsin de, Abdüllah bin
Hayseme hos gölgelikde hanımlarıyla otursun, sohbet etsin.
Bu insâfa sıgmaz! Vallahi Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” huzûruna kavusmadıkca ve hizmetiyle sereflenmedikce,
bu kadınlardan hiç biriyle konusmam, dedi. Sonra hemen
devesine binip yola çıkdı. Hanımları ne kadar konusmak
istedilerse de, hiç cevâb vermedi. Tebüke yaklasınca,
Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uzakdan deveye
binmis, gelmekde olan birisi göründü diye haber verdiler.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ümmîd ederim ki o
Abdüllah bin Haysemedir. Huzûruna gelip selâm verince, yâ
Abdüllah bin Hayseme! Dünyanın fâni ni’metlerini bırakıp,
Allahü teâlânın rızâsını taleb etmen senin için ne iyi, ne sevimlidir,
buyurdu.
¥ Ebû Umeyye “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük seferinde vâdiyül-
kurâya varmısdı. Orada bir kadın, güzel bir hurma bagçesi
yapmısdı. Resûlullahın emriyle Eshâb-ı kirâm o bagçenin
hurmalarını topladılar. On vesk hurma çıkdı. Sonra Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” kadına bagçendeki
hurmaları topla ve ne kadar çıkdıgını ölç, buyurdu. Kadın
hurmaları topladıkdan sonra, ne kadar çıkdı diye sordular.
On vesk çıkdı dedi. Eshâb-ı kirâmın topladıgı kadar çıkmısdı.
(Resûlullahın mu’cizesiyle kadının hurması hiç eksilmedi.
Bagçesi ne kadar hurma veriyorsa o kadar çıkdı.)
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük seferi sırasında,
Vâdiyül-kurâdan Tebüke dogru yola çıkdıklarında;
(Bu gece kuvvetli rüzgârlar esecek! Hiç kimse yerinden
– 182 –
kalkmasın! Develeri sıkı baglayın!) buyurdu. O gece siddetli
rüzgâr esdi. Her nasılsa iki kisi gece yerinden kalkmısdı.
Rüzgâr onları alıp götürdü ve uzak daglara bırakdı.
¥ Ebû Zer Gıfârî “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük seferine çıkdıgı
sırada, benim gâyet za’îf ve yürümez bir devem vardı.
Birkaç gün devemi besleyeyim de, sonra gidip Resûlullaha
“sallallahü aleyhi ve sellem” yetisirim, dedim. Devemi birkaç
gün yemle besledim. Sonra yola çıkdım. Bir yere kadar
varınca devem çökdü kaldı ve yerinden kalkmadı. Bunun
üzerine esyâlarımı sırtıma alıp, siddetli sıcak altında Tebük
yolunu tutdum. Benim karaltım uzakdan görününce, Eshâb-
ı kirâm, yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”, tek
basına bir yaya kimse geliyor, demisler. Resûlullah da umarım
ki, o gelen Ebû Zer Gıfârîdir, buyurmus. Ben yanlarına
yaklasınca, Eshâb-ı kirâm vallahi Ebû Zer Gıfârîdir, dediler.
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna
vardım. Yerinden dogrulup, merhabâ yâ Ebâ Zer! Râhatlık
ve sevinç Ebû Zerin olsun ki, yalnız yürür, yalnız ölür ve
yalnız diriltilir buyurdu. Nitekim Ebû Zer Gıfârî ıssız bir
yer olan Rebzede yerlesdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” buyurdugu gibi, orada yalnız yasadı ve yalnız vefât
etdi.
Ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” söyle demisdir:

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
09-04-2012 0:06
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
TRTURKA
Çevrimdışı

**********

Yorum Sayısı: 25,231
Üyelik Tarihi: 26-03-2012
Yorum: #4
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
canım aşkım süper paylaşım ellerine sağlık kizkalp

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
09-04-2012 0:26
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,175
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #5
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâd
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretinden vefâtına kadar vukû’ bulan hâdiseler. =devami 3=

Ebû Zer
Gıfârîyi “radıyallahü anh” Rebzede yalnız bir hâlde, vefât
etmis buldum. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
söyledigi gerçeklesdi, dedim. Müstaksa söyle demisdir: Rebzede
Ebû Zer Gıfârînin “radıyallahü anh” kabrini ziyâret etdim.
Onun kabrinde diger sahâbînin kabrinde bulamadıgım
bir te’sîr buldum. Kabrinin yanında nemâz kıldım. Basımı
secdeye koyunca, kabrinin topragından burnuma misk kokuları
geliyordu.
¥ Tebük gazvesinde bir konaklama yerinde, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” devesi kayboldu. Münâfıklardan
birisi, Muhammed peygamber oldugunu sanır ve size
göklerden haber verir. Fekat kendi devesinin nerede oldu-
– 183 –
gunu bilmez, dedi. O münâfıgın sözlerini Resûlullaha “sallallahü
aleyhi ve sellem” söylediler. Buyurdu ki: Ben ancak Allahü
teâlânın bildirdigi seyleri bilirim. Su ânda Rabbim bana
devemin falan derede yuları bir agaca sarılmıs oldugunu bildirdi,
buyurdu. Gidip deveyi o vâdîde yuları bir agaca sarılmıs
hâlde buldular.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük gazâsına
çıkdıgında, münâfıklardan bir gurub da orduya katılmısdı.
Onlardan biri Vedi’a bin Sâbit idi. Bir digeri de Esca’dan
Mahsî bin Humeyr idi. Münâfıklar kendi aralarında ordunun
içinde söyle konusuyorlardı. Müslimânlar Benî Asfar ile yapacakları
gazâyı digerleriyle yapdıkları gazâ gibi olacak zan
ediyorlar. Göreceksiniz yârın müslimânları nasıl esîr edip iplere
dizerler! Bu konusmalar sırasında Mahsî bin Humeyr,
vallahi her birimize yüz degnek vursalar da, yeter ki hakkımızda
Kur’ân âyeti nâzil olmasa, dedi. Onlar böyle konusurken
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Ammâr bin Yâsere
“radıyallahü anh”, git ordunun arasında birbiriyle konusanları
bul ve ne konusduklarını sor. Eger inkâr ederlerse,
siz söyle söyle söylediniz diye söyle, buyurdu. Ammâr bin
Yâser “radıyallahü anh” gidip, o sözleri onlara söyledi. Bunun
üzerine hepsi özr dilediler ve Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna geldiler. Onlardan Vedi’a bin
Sâbit, Resûlullahın devesinin yularından tutup: Yâ Resûlallah!
Biz her dürlü söze daldık. Maskaraca bos sözler söyledik,
dedi. Mahsî bin Humeyr ise benim ve babamın ismi bunların
arasında anılmasın diyerek afv edilmesini istedi. Afv
edildi ve ismi degisdirilip, Abdürrahmân ismi verildi. Sonra
Allahü teâlâya düâ edip, kimsenin bilmedigi tenhâ bir yerde
sehîd olmayı diledi. Yemâme savasında sehîd oldu ve ondan
bir dahâ haber alınamadı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük seferinde,
Tebüke yaklasdıgı sırada Eshâb-ı kirâma, yarın kusluk
vaktinde Tebüke ulasacaksınız. Ben gelmeyince kimse elini
suya dokunmasın, buyurdu. Oraya varınca gördüler ki, suyu
gâyet az akan bir çesme vardı. Suya el sürmediler. Resûlul-
– 184 –
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” geldi. O çesmenin suyu ile
mübârek ellerini ve yüzünü yıkadı. O ânda çesmenin suyu
çogaldı ve cosarak akmaga basladı. Bütün ordu istedigi kadar
su aldı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mu’âz
bin Cebele “radıyallahü anh” o kadar ömrün olur ki, bu çesmenin
suyunun, bostanlara akdıgını görürsün, buyurdu.
¥ Mu’âz bin Cebel “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Tebük gazâsından dönerken, bir dereye gelmisdik. O derede
tasın yarıgından akan bir pınar vardı. Suyu bir veyâ iki kisinin
içecegi kadardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
hiç kimse benden önce o suya gitmesin. Giden olursa o suya
dokunmasın, buyurdu. Eshâb-ı kirâmdan dört kisi o suya önce
gitdiler. Su biraz birikmisdi, onu aldılar. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm ile oraya ulasınca
bakdılar ki, suyu almıslar. Bu suyu kim aldı diye sordu. Falan
falan kimseler aldı, dediler. Onları azarladı. Sonra asagı indi,
tasın yarıgını mubârek parmagıyla sıvazladı ve Allahü teâlânın
diledigi seyleri söyledi. Tasın yarıgından su çıkmaya basladı.
Bir avuç alıp o dereye serpdi. Mu’âz bin Cebel “radıyallahü
anh”, Vallahi o derede simsek sesi gibi suyun çagladıgını
isitdik, demisdir. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” sizden kim yasarsa bu derenin diger derelerden dahâ
yesil ve güzel oldugunu görür, buyurdular. Selef-i sâlihînden
bir zât; vallahi bizimle Sâm arasında o dereden güzel ve yesillik
bir dere yokdu, demisdir.

¥ Tebük seferinden dönerken yolda, büyük, heybetli ve
acâib seklde bir yılan, Eshâb-ı kirâmın önüne çıkdı. Çok
korkdular ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına
toplandılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında
bulunanları çok gözetirdi. Dahâ sonra korkunç yılan
yoldan çekildi. Basını kaldırıp, Eshâb-ı kirâma bakdı. Sonra
basını asagı indirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdu ki: Bu gördügünüz yılan, bana Kur’ân-ı kerîm dinlemek
için gelen cinnîlerden biridir. Onun bulundugu yere
yaklasdıgınız için, yanınıza geldi. Size selâm veriyor, cevâbını
veriniz. Eshâb-ı kirâm cevâb verdiler. Sonra Resûlullah
– 185 –
“sallallahü aleyhi ve sellem”: “Her kim olursa olsun Allahü
teâlânın kullarını seviniz” [ya’nî, mü’min kullarını seviniz!]
buyurdu.
¥ Benî Sa’d kabîlesinden bir genç söyle anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmdan altı kisiyle
Tebükde bir yerde oturuyordu. Yanlarına gitdim. Eshedü
en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne Muhammeden Resûlullah
diyerek müslimân oldum. Resûlullah bana; ebedî se’âdete
kavusdun, buyurdu. Sonra Bilâl-i Habesîden “radıyallahü
anh” yiyecek istedi. Hazret-i Bilâl de deriden bir sofra serdi.
Dagarcıkdan yag ile hâzırlanmıs bir mikdâr hurma çıkardı.
Hepimiz o hurmadan yidik ve doyduk. Yâ Resûlallah “sallallahü
aleyhi ve sellem”! Müslimân olmadan önce, ben bu kadar
hurmayı tek basıma yirdim, yine de doymazdım, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Kâfir
yedi bagırsagına yir. Mü’min ise bir bagırsagına yir.” Bir baska
gün kusluk vakti, islâmiyyete olan yakînimin artması için,
yine Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gitdim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” on kisiyle birlikde
oturuyordu. Bilâl-i Habesîden “radıyallahü anh” yiyecek
istedi. O da dagarcıkdan bir avuç hurma çıkardı. Resûlullah,
hurmaların hepsini çıkar, Allahü teâlâ herkesin rızkına kefîldir,
ümmîdsiz olma buyurdu. Bilâl-i Habesî “radıyallahü
anh” dagarcıkdaki hurmaların hepsini çıkardı. Iki müd kadardı.
[Bir müd, iki avuç dolusu mikdârdır.] Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” mubârek elini hurmaların üzerine
koydu ve Bismillâh diyerek, yiyiniz buyurdu. Herkes yidi,
ben de yidim. Ben o kadar çok yidim ve doydum ki, artık bir
hurma yiyecek mecâlim kalmadı. Yerdeki yaygı üzerinde Bilâl-
i Habesînin koydugu kadar hurma aynen duruyordu. Üç
gün dahâ o hurmadan kalanı yidik. Sonra Bilâl-i Habesî “radıyallahü
anh” koydugu kadar hurmayı tekrâr dagarcıgına
doldurdu. Bende islâmiyyetin hak din olduguna dâir tam bir
inanç ve yakîn hâsıl oldu.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebüke vardıgı
sırada, Herakl de Humusa gelmisdi. Orada bekleyip, Re-
– 186 –
sûlullahın her dürlü hâlini arasdırıp ögrenmesi için bir kisi
gönderdi. O sahs gelip, Resûlullahın üstün ahlâkına ve güzel
hâllerine sâhid oldu. Mubârek gözlerindeki kırmızılıgı, nübüvvet
mührünü gördü. Sadaka kabûl etmedigini ögrendi.
Geri dönüp gördüklerini Herakle anlatdı. Herakl bunları haber
alınca, kavmini topladı. Müslimân olmaga da’vet etdi ve
Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmalarını
emr etdi. Kavmi Heraklin bu sözlerini isitince, silâhlarını
alıp hücûma kalkısdılar. Heraklin oturdugu yerden kıpırdamaya
mecâli kalmadı. Binbir hîle ile kavminin hücûmunu
zor yatısdırdı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hâlid bin Velîdi
“radıyallahü anh”, Eshâbdan bir cemâ’at ile Tebükden
Dûmetül-Cendele gönderdi. Dûmetül-Cendelin reîsi olan
Ekîdir, nasrânî idi. Onun ile harb edeceklerdi. Hâlid bin Velîd
“radıyallahü anh”, yâ Resûlallah, biz düsmân memleketindeyiz.
Kuvvetimiz de çok az, hâlimiz nice olur, dedi. Bunun
üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, o bir
dag sıgırını avlamakla mesgûl iken, Allahü teâlâ seni ona
karsı gâlib kılar buyurdu. Hâlid bin Velîd “radıyallahü anh”
mehtâblı bir gecede, Ekîdirin hisârına ulasdı. Ekîdir hanımıyla
hisârın damında çalgı çaldırıp, serâb içiyordu. Bir sarkıcı
kadın da sarkı söylüyordu. Hâlid bin Velid “radıyallahü
anh” bir yere gizlenmisdi ve onları görüyordu. O sırada bakdı
ki, iki dag sıgırı birbiriyle oynasarak hisârın kapısına geldiler.
Boynuzlarıyla kapıya vurdular. Sarkıcı kadın Ekîdire
onları göstererek, hiç böyle av gördün mü, onları kaçırma,
dedi. Ekîdir atının hâzırlanmasını emr etdi. Yanına kardesi
Hassânı ve birkaç adamını alarak, hisârdan dısarı çıkdı. Kadınlar
da peslerinden çıkdı. Hâlid bin Velîd “radıyallahü
anh” üzerlerine hücûm etdi. Hassânı öldürdü. Ekîdiri esîr aldı.
Digerleri kaçıp hisâra girdiler.
¥ Tebükde Benî Sa’d kabîlesinden birkaç kisi Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldiler. Yâ Resûlallah!
Kabîlemizin bir kuyusu var, suyu gâyet azdır, kabîlemize
yetmiyor. O kuyunun suyunun fazlalasması için Allahü
– 187 –
teâlâya düâ etmenizi istemeye geldik. Böylece refâhımız artsın.
Düsmânlarımıza muhtâc olmakdan kurtulalım, dediler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kaç dâne küçük
tas getiriniz, buyurdular. Üç dâne çakıl tası getirdiler ve mubârek
eline verdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
o taslara mubârek elini sürdü ve getiren kimseye geri verdi.
Bu tasları Allahü teâlânın ismini söyleyerek birer birer o kuyuya
atınız, buyurdu. Buyurdugu gibi yapdılar. O kuyunun
suyu hem son derece çogaldı, hem de tatlandı. Böylece râhata
kavusdular ve düsmânlarına karsı da gâlib geldiler.
¥ Irbâz bin Sâriye “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebükde Ümmü Selemenin
“radıyallahü anhâ” çadırında iken, iki kisinin ve benim
karnımız acıkdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
bizim için yiyecek istedi, fekat bulunamadı. Bilâl-i Habesîye,
bunlar için yiyecek bul, buyurdu. O da vallahi bütün dagarcıkları,
torbaları silkeledim, içlerinde hiç birsey kalmamıs,
dedi. Tekrâr silkele, belki birseyler kalmısdır, buyurdu. Bilâl-
i Habesî “radıyallahü anh” torbaları birer birer silkeledi.
Yedi dâne hurma çıkdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
mubârek elini o hurmaların üzerine koydu ve besmele
ile yiyiniz, buyurdu. Ben ellidört dâne yidim. Çekirdekleri
elimde toplamısdım. Arkadaslarım da benim kadar yidiler.
Sonunda yedi hurma önümüzde duruyordu. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Bilâl-i Habesîye “radıyallahü anh”,
bu hurmaları sakla, bunları yiyen muhakkak doyar, buyurdu.
Sonra baska bir gün on fakîr Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna geldi. O yedi hurmayı Bilâl-i Habesîden
istedi. Mubârek elini o yedi hurma üzerine koydu ve
Bismillâh diyerek yiyiniz buyurdu. Hepsi doydu ve yedi hurma
önlerinde duruyordu. Bundan sonra Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”: “Rabbimden hayâ etmeseydim, Medîneye
kadar orduyu bu hurma ile doyururdum.” buyurdu.
Sonra o hurmaları küçük bir çocuga verdi.
¥ Tebük seferinden dönüsde münâfıklar, Resûlullahı
“sallallahü aleyhi ve sellem” dag yolundan asagı atmak için
– 188 –
aralarında kararlasdırdılar. Gece vakti akabeye geldikleri sırada
Resûlullah, Eshâb-ı kirâma, hepiniz dere yolundan gidiniz.
Kimse benimle gelmesin, buyurdu. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” kendisi devesine binip akabeden, dag
yolundan yola devâm etdi. Devesinin yularını Ammâr bin
Yâsere “radıyallahü anh” verdi. Huzeyfeyi de “radıyallahü
anh” deveyi sürmekle vazîfelendirdi. Böylece akabe yolundan
gidiyorlardı. Arkalarından gelmekde olan bir gurub insan
gözükdü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Huzeyfeye
“radıyallahü anh” gelenleri geri çevir, diye emr etdi.
O da, gelenlerin develerinin yüzlerine vurmaya basladı. Münâfıklar,
Muhammed “aleyhisselâm” hîlemizi anladı diyerek,
hemen geri dönüp, akabeden asagı indiler. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Huzeyfeye “radıyallahü anh” o
toplulukdan tanıdıgın kimse var mı diye sordu. Yâ Resûlallah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, falan falan kimselerin devesini
tanıdım. Fekat hepsi yüzünü baglamısdı ve gece karanlıkdı,
onları tanıyamadım, dedi. Sabâh olunca, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Üseyyid bin Hudayra “radıyallahü
anh”, ey Ebâ Yahyâ, biliyor musun gece münâfıklar ne
düsündüler. Beni gece dagdan asagı atmak istiyorlardı, dedi.
Üseyyid bin Hudayr “radıyallahü anh”, yâ Resûlallah! Müsâade
ederseniz baslarını getireyim, dedi. Halkın, harb bitdi,
Muhammed Eshâbını öldürmeye basladı demelerini istemem,
buyurdu. Üseyyid bin Hudayr, yâ Resûlallah onlar senin
Eshâbından degildirler deyince, onlar dilleriyle görünüsde
sehâdet getiriyorlar. Allahü teâlâ beni sehâdet getireni öldürmekden
men’ etdi, buyurdu. Sonra Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” münâfıkları tek tek Huzeyfeye “radıyallahü
anh” bildirdi ve Allahü teâlâ beni onların cenâze nemâzını
kılmakdan men’ etdi, buyurdu. Huzeyfetebni Yemânîden
“radıyallahü anh” baska kimse onları bilmiyordu. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, emîrül
mü’minîn Ömer “radıyallahü anh” cenâze oldugu vakt
Huzeyfeye “radıyallahü anh” bakardı. O cenâze nemâzı kılarsa
kılardı. Kılmazsa o da kılmazdı.
– 189 –
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebükde iken
buyurdu ki: Allahü teâlâ bana, fârisin ve rûmun (Iranın ve
Bizansın) hazîneleri ile, Hımyerin meliklerinin, Allah yolunda
cihâda yardımcı olacaklarını müjdeledi. Medîneye döndükden
sonra Hımyer melikinin bir elçisi geldi. Müsrikligi
bırakıp, müslimân olduklarını bildirdi. Resûlullahdan “sallallahü
aleyhi ve sellem” dîn-i islâmı anlatan bir kitâb istedi.
Resûlullah, islâmiyyetin hükmlerini anlatan bir kitâb yazılıp,
verilmesini emr etdi. Ahkâm-ı islâmiyyeyi anlatan bir kitâb
yazdılar. Elçi ile berâber gönderdiler.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük seferinden
döndükden sonra, Medîneye çevrede bulunan meliklerden
ve kabîle reîslerinden elçiler geldiler. Elçi gönderen kabîlelerden
biri de Benî Mürre kabîlesi idi. Onüç kisiyi elçi
olarak gönderdiler. Bunlar kabîlelerinin müslimân oldugunu
bildirdiler. Memleketlerinde hiç yagmur yagmadıgını, otların
bitmedigini ve siddetli bir kıtlık çekdiklerini söylediler.
Bu sıkıntıdan kurtulmak için Resûlullahdan “sallallahü aleyhi
ve sellem” düâ istediler. “Yâ Rabbî onları yagmur ile suya
doyur” diye düâ etdi. Benî Mürre kabîlesinin elçileri
memleketlerine dönünce, kavmlerinin temâmen râhatladıgını
gördüler. Çünki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
onlara düâ etdigi gün, orada bol yagmur yagmısdı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tâif seferine
giderken, bir gece Tâif yakınında Nüceyb denilen bir vâdiden
geçdi. Bu vâdi çok agaçlı idi. Içinde sedir ve mugılân
agaçları pek çokdu. Bu vâdiden geçerken Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” devesinin üzerinde uyuyordu. Gece
karanlıgında basının hizâsına bir sedir agacı çıkdı. Sedir agacı
ortasından ikiye ayrıldı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” agaca çarpmadan sıkıntısızca geçdi. O ikiye ayrılan
sedir agacı uzun zemân öylece kaldı. Bu agaç o civârda meshûr
olmusdu ve Nebînin sedir agacı diye bilinirdi. O vâdîde
koyunlarını otlatanlar veyâ baska bir is için gidenler, oradan
agaç keserler ve ot toplarlardı. Fekat o sedir agacına hiç dokunmazlardı.
Çünki, o agacın hâtırasını herkes bilirdi. Bu
– 190 –
mu’cize, bâkî kalan mu’cize olarak, (Seref-ül Mustafâ) adlı
kitâbda yazılıdır.
¥ Abdülkays kabîlesinden Medîneye bir hey’et geldi.
Yanlarında da bir deli getirmislerdi. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna götürdüler. Yanlarında getirdikleri
delinin deliligi bakıslarından belli oluyordu. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” bunun sırtını çeviriniz, buyurdu.
Sırtını çevirdiler. Resûlullah onun sırtına bir kaftân örtüp,
çık ey Allahın düsmânı dedi. O ânda delinin bakısları
düzeldi, delilik belirtileri kayboldu. Akllı kimseler gibi bakmaga
basladı. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
o deli kimsenin yüzünü kendine çevirip, mubârek elini gözüne
sürdü. Ihtiyârlamıs oldugu hâlde yüzü gençlesdi ve aklı
tam yerine geldi. Öyle akllandı ki kavmi arasında ondan dahâ
akllı kimse yokdu.
¥ Abdülkays kabîlesinden Medîneye gelen hey’et arasında
bir kimse vardı. Bu sahs Bahreynde amcasının oglu ile serâb
içerken, amcasının oglu ayagını yaralamısdı. O yaranın izi
hâlâ belli idi. Hey’etdekiler, yâ Resûlallah! Bizim oturdugumuz
yerin havası iyi degildir. Biz yemeklerden sonra serâb
içeriz, dediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onların
bu sözü üzerine; sizden biriniz serâb içer, serhos olur. Kalkıp
amcasının oglunun ayagını yaralar, dedi. Ayagında yara
izi bulunan o sahs bu sözleri isitince, ayagını örtdü.
¥ Tebük seferinin yapıldıgı sene Habes meliki (Necâsi)
vefât etdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına
Bakî’ kabristânında toplanmalarını emr buyurdu. Orada toplandılar.
“Kardesiniz Necâsî vefât etdi” buyurdu ve dört tekbîr
alarak onun gıyâbına cenâze nemâzı kıldırdı. Hazret-i Âise
“radıyallahü anhâ” söyle demisdir: “Necâsînin kabri üzerinde
devâmlı bir nûr görülürdü.” [Bu melikin ismi Eshâme
idi. Müslimân olmusdu.]
¥ Hicretin onuncu senesinde Benî Âmir kabîlesinden bir
hey’et, Medîneye gelip müslimân olduklarını bildirdiler. Islâmiyyetin
hükmlerini ögrendiler. Onların arasında bulunan
– 191 –
Erbede bin Kays ve Âmir bin Tufeyl adlı meshûr kimseler
müslimân olmadılar. Âmir bin Tufeyle kavmindekiler, müslimân
ol dediler. Âmir, bütün arablar bana tâbi’ oluncaya kadar
muhârebeye yemîn etdim. Simdi nasıl olur da, Kureysli
bir gence tâbi’ olabilirim, dedi. Sonra arkadası Erbede bin
Kaysa, ben Muhammedin yüzünü kendimden tarafa çevirip
konusarak Onu mesgûl edeyim. Sen de arkadan kılıç ile Onu
öldür, dedi! Sonra Âmir bin Tufeyl, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna geldi ve benim için bir haraç
ta’yîn et ve beni kendi hâlime bırak dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” mâdem ki îmân etmiyorsun, öyle olacak,
dedi. Güyâ konusarak, Resûlullahı oyalıyor ve Erbede
bin Kaysa bakıyordu. Fekat o hiç birsey yapamıyordu. Konusma
uzadı. Âmir, Resûlullaha memleketini süvârî ve yaya
askerle dolduracagım, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, “Yâ Rabbî beni Âmirin serrinden koru” diye düâ etdi.
Allahü teâlâ ona bir tâ’ûn hastalıgı vererek helâk etdi. Erbede
bin Kays ise, ben arkadan Muhammede kasd etdigim sırada,
Âmiri aramızda görürdüm. Kılıcımı vuramazdım, demisdir.
Allahü teâlâ, Erbedeyi de bir yıldırımla helâk etdi.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hicretin onuncu
senesinde hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” islâmiyyeti
yayması için Yemene gönderdi. Ka’b-ül Ahbâr Yemende idi
ve henüz müslimân olmamısdı. Hazret-i Alîden Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” sıfatlarını sordu. Hazret-i Alî
Resûlullahın güzel ahlakını, seklini, semâilini anlatdı. Ka’bül
Ahbâr bunları dinleyince tebessüm etdi. Hazret-i Alî sebebini
sorunca, sunun için tebessüm ediyorum. Senin söyledigin
bu sıfatların temâmını biz Tevrâtdan okuduk, dedi ve
îmân etdi. Mümkün oldugu kadar islâmiyyetin hükmlerini
ögrendi. Yemende kaldıgı süre içinde halka islâmiyyeti ögretdi.
Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” halîfeligi sırasında
Medîneye geldi. Keske hicretden sonra gelseydim de Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmak
se’âdetiyle sereflenseydim diye çok üzüldü. Ba’zı kitâblarda
böyle bildirilmisdir.
– 192 –
Ancak Ka’b-ül Ahbâr ile alâkalı meshûr olan haber söyledir:
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” halîfe iken, Sâmda
onunla görüserek müslimân oldu. Sa’îd bin Müseyyib “radıyallahü
anh” anlatır: Abbâs “radıyallahü anh” Zemzem kuyusunun
yanında oturuyordu. O sırada Ka’b-ül Ahbâr huzûruna
geldi. Ka’b-ül Ahbâra ne mâni’ vardı ki, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında ve Emîr-ül mü’minîn
hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü anh” zemânına kadar
îmân etmekde gecikdin, dedi. Bunun üzerine Ka’b-ül Ahbâr
söyle anlatdı: Babam bana Tevrâtdan ba’zı seyler yazıp verdi.
Bununla amel et, dedi. Tevrâtı mührledi ve o mührü açmamam
için bana yemîn etdirdi. Islâmiyyet gelince, islâmdan
dahâ hayrlı birsey bulunmadıgını gördüm. Kendi kendime,
babam benden ba’zı bilgileri ve haberleri gizlemisdir, diyerek,
mührledigi Tevrâtın mührünü söküp okudum. Onda
Muhammed aleyhisselâmın ve ümmetinin sıfatları yazılı idi.
Bunları okuyunca geldim ve îmân etdim.
¥ Hicretin onuncu senesinde Cerîr bin Abdüllah “radıyallahü
anh” Yemenden Medîneye gelip, müslimân oldu. O
Medîneye gelmek üzere iken, Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” hutbe okurken, su kapıdan bir kisi gelmek üzeredir.
O Yemen ehlinin en fazîletlisi ve esrefi olsa gerekdir, buyurdu.
Cerîr bin Abdüllah at üstünde duramazdı. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek eliyle gögsüne vurdu.
Elinin izi gögsünden hiç gitmedi. Allahım onu sâbit kıl, hidâyete
erdir ve hidâyete erdirici eyle, diye düâ etdi. Ondan
sonra hiç atdan düsmedi.
¥ Hicretin onuncu senesinde, Tay kabîlesinin hey’eti Medîneye
gelip, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda
müslimân oldular. Aralarında kabîlelerinin reîsi ve ileri
gelen bir kimse olan Zeyd bin Hayl de vardı. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” ona Zeyd-ül-Hayr ismi verdi ve
simdiye kadar arablardan her kimin fazîleti bana anlatılmıssa
o kimseyle karsılasınca anlatılandan az oldugunu gördüm. Fe-
– 193 – Sevâhid-ün Nübüvve - F:13
kat Zeyd-ül Hayrın fazîletini, duydugumdan fazla gördüm,
buyurdu. Zeyd-ül Hayr “radıyallahü anh” memleketine dönecegi
zemân, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, keske
Zeyd Medînenin hummâsından kurtulsaydı, buyurdu. Zeyd
“radıyallahü anh” memleketinin sınırına yaklasdıgı sırada,
Necîd beldelerinden birinde hummâ hastalıgından vefât etdi.
¥ Adî bin Hatem Medîneye gelmisdi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” ona müslimân ol, selâmet bul, buyurdu.
Adî bin Hatem benim dînim vardır deyince, Resûlullah, ben
senin dînini senden dahâ iyi bilirim. Sen nasârâ ve sâbieyn dînini
seçmisdin, buyurdu. Evet deyince, sen kavmin arasında
ganîmet malının dörtde birini alıyorsun. Hâlbuki bu sizin dîninizde
câiz degildir, buyurdu. Adî bin Hatem demisdir ki, bunları
isitince, kalbimde islâm dînine karsı olan kötü düsünceler
kalmadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sözlerine devâm
ederek ona söyle buyurdu: (Sen müslimânları fakîr görüyorsun
ve bu sebeble müslimân olmuyorsun. Bir gün gelecek
onların malları o kadar çogalacak ki, sadaka verecek fakîr bulamayacaklardır.
Sâyet sen müslimânların düsmânları çok diye
müslimân olmuyorsan, hiç Hîreye gitdin mi.) Hâyır, fekat orayı
bilirim, dedim. Buyurdu ki: (Çok kısa zemânda bir kadın,
Hîreden tek basına Mekkeye gelip, Kâ’beyi tavâf edecek ve
Allahü teâlâdan baska hiç kimseden korkusu olmayacak. Eger
melikler ve sultânlar müslimân degildir diye müslimân olmuyorsan,
kısa zemân sonra Kisrâ bin Hürmüzün memleketini
müslimânlar feth edecekler ve hazînelerini alacaklardır). Adî
bin Hatem diyor ki, Kisrâ bin Hürmüzün memleketini mi diye
hayretle sordum, evet buyurdu. Ben hemen îmân etdim. Vallahi
Hîreden bir kadının tek basına Kâ’beye gidip, tavâf etdigine
sâhid oldum. Kisrânın memleketi de müslimânların eline
geçdi. Onun memleketini feth edenler arasında ben de vardım.
Müslimânların sadaka verecek kimse bulamayacak kadar zengin
olması da muhakkakdır.
¥ Yine hicretin onuncu senesinde Eslâm kabîlesinden bir
hey’et Medîneye geldi. Müslimân oldular. Islâmiyyetin
hükmlerini ögrendiler. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sel-
– 194 –
lem”, bizim memleketimizde kıtlık var, bu sene hiç yagmur
yagmadı. Bizim için düâ buyurunuz, dediler. Resûlullah onlar
için düâ etdi. Memleketlerine döndüklerinde düâ edildigi
gün yagmur yagmıs oldugunu gördüler.
¥ Necâsînin kız kardesinin oglu Firûz Deylemî “radıyallahü
anh” hicretin onuncu senesinde Medîneye gelerek îmân
etdi. Peygamberlik iddiâsında bulunan Esved-i Anesîyi o öldürdü.
Onu öldürdügü gecenin sabâhında Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâma, dün gece Esved-i
Anesî öldürüldü, buyurdu. Yâ Resûlallah! Onu kim öldürdü
diye sorduklarında, mubârek bir hânedândan mubârek bir
kimse öldürdü. Onun ismi Firûzdur dedi ve Firûz muzaffer
olsun diye düâ buyurdu.
¥ Hicretin onuncu senesinde müslimân olmak için Medîneye
gelen hey’etlerden biri de, Kinde kabîlesinin hey’eti idi.
Bu hey’et aralarına meliklerinin oglu Vâil bin Haceri de almıslardı.
O söyle demisdir: Ben Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna çıkmadan önce, Eshâb-ı kirâm
bana, senin gelecegini Resûlullah bize üç gün önceden müjdeledi
dediler. Sonra Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
huzûruna gidip, müslimân oldum.
¥ Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” vedâ haccı
sırasında hastalanmısdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” ziyâretine gitdi. Yâ Resûlallah! Herhâlde ben Mekkede
Eshâbından geri kalacagım deyince, Insâallah Allahü
teâlâ sana sıhhat verecek. Çünki, senden çok hayrlar ve fâideli
isler meydâna gelecek. Bir kavm senden iyilikler görecek.
Bir kavmi de zarara ugratacaksın, buyurdu. Sonra sıhhatine
kavusdu. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” zemânına
kadar yasadı. Irakı feth etdi. Mürtedlerle yapılan muhârebelerde
çok savasıp büyük isler yapdı. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” buyurdugu gibi mürtedlere büyük
zararlar verdi.
¥ Eshâb-ı kirâmdan biri söyle anlatmısdır. Vedâ haccında
Mekke evlerinden birine girdim. Resûlullah “sallallahü aley-
– 195 –
hi ve sellem” orada idi. Mubârek yüzü ayın ondördü gibi
parlıyordu. Yemâmeli bir adam, bir oglan çocugunu bir parça
beze sararak getirmisdi. Resûlullah o çocuga, ben kimim,
buyurdu. Çocuk, sen Resûlullahsın deyince, dogru söyledin.
Allahü teâlâ seni mubârek etsin, buyurdu. Ondan sonra o
çocuk büyüyüp konusabilecek yasa gelinceye kadar hiç konusmadı.
Ona Mübârek-ül-Yemâme ismini verdiler.
¥ Üsâme bin Zeyd “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vedâ haccına giderken,
yolda bir kadın önüne çıkdı. Kucagında küçük bir çocuk
vardı. Selâm verdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
durdu. O kadın, yâ Resûlallah, bu çocugum dogdugundan
beri onu birsey tutuyor ve çok zahmet veriyor, dedi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek ellerini uzatarak
kadından çocugu aldı. Mubârek agzının suyundan çocugun
agzına koydu ve ey Allahın düsmânı çık! Ben Resûlullahım
buyurdu. Sonra çocugu annesine verdi. Bundan
sonra söyledigin sıkıntı olmaz, buyurdu. Vedâ haccından
dönerken, o kadının bulundugu yere ulasmısdık. O kadın
bir koyunu kebâb yapıp getirdi: Yâ Resûlallah! Ben, sıkıntıdan
kurtardıgınız çocugun annesiyim, dedi. Resûlullah çocugun
hâli nasıldır, diye sordu. Kadın sizinle ilk karsılasdıgımız
günden beri hiç sıkıntı çekmedi, dedi. Üsâme “radıyallahü
anh” söyle nakl eder. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” bana, ey Üsâme, o koyunun bir kolunu ver, buyurdu.
Verdim. Sonra bir kolunu dahâ ver, buyurdu. Verdim.
Tekrâr, ey Usâme, bir kolunu dahâ ver buyurunca, ben yâ
Resûlallah! Bir koyunda iki koldan fazla olmaz, dedim.
Eger böyle söylemeseydin, her elini uzatdıgında, o koyunda
biz istedikce devâmlı bir kol dahâ bulurdun, buyurdu. Sonra
ey Üsâme, çevreye gidip bak kazay-ı hâcet için tenhâ bir
yer var mıdır, buyurdu. Çevreyi yoruluncaya kadar dolasdım.
Ne insanlar arasından çıkabildim, ne de tenhâ bir yer
bulabildim. Geri dönüp durumu Resûlullaha bildirdim. Hiç
agaç ve tas gördün mü diye sorunca, evet bir yerde üç hurma
agacı ve diplerinde de bir kaç tas gördüm, dedim. O
– 196 –
agaçların ve tasların bulundugu yere git ve Allahın Resûlü
birlesmenizi istiyor de, buyurdu. Gidip aynen söyledim.
Onu insanlara hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâ
için, o agaçlar köklerinden sökülüp topragı yararak, sıçraya
sıçraya bir araya geldiler. Sanki hepsi bir tek agaç gibi
oldular. Taslar da birbirinin üzerine çıkarak bir yerde toplanarak
dıvâr oldular. Gelip durumu Resûlullaha bildirdim.
Su getir buyurdu. Hemen suyu hâzırlayıp, Onlardan evvel
götürdüm. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” abdest
aldı. Sonra çadıra geri geldi. Ey Üsâme, o agaçlara ve taslara,
Allahü teâlânın Resûlü geri yerinize gitmenizi istiyor.
Yerlerinize gidiniz diye söyle, buyurdu. Buyurdugu gibi söyledim.
Resûlullahı insanlara hak peygamber olarak gönderen
Allahü teâlâ hakkı için, herbirisinin, sıçrayarak önceki
yerine gitdigini gördüm.
¥ Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna
kurban etmesi için bes veyâ bir rivâyete göre altı deve getirdiler.
Develer birbirinin önüne geçerek, Resûlullah önce beni
kurban etsin, kesmege benden baslasın diye, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” yanına yaklasmak için yarıs etdiler.
¥ Âise-i Sıddîka “radıyallahü anhâ” söyle anlatmısdır:
Hicretin onbirinci senesinde, bir gece Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” yatagından kalkdı, dısarıya çıkıyordu. Ben,
anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bu vaktde nereye
gidiyorsun, dedim. Bakî’ kabristânına gidiyorum. Orada
bulunanlara magfiret için düâ edecegim, böyle emr olundu,
buyurdu. Ebû Müveyhibe ve Ebû Râfi’ “radıyallahü anhümâ”
Resûlullahın hizmetinde bulunanlardan idiler. Birlikde
gitdiler. Ebû Müveyhibe söyle anlatır: Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Bakî’ kabristânında uzun müddet
kaldı. Orada yatanların magfireti için düâ etdi. Sonra Allahü
teâlânın size verdigi ni’metler âfiyet olsun. Kapıları yüzünüze
rahmet ile açılan serâylar size mubârek olsun. Dünyânın
halka yüz tutmus ve karanlık geceler gibi olan fitnelerinden
kurtuldunuz. O fitnelerin sonu basına ulasmısdır. Gelecek
– 197 –
olanı geçenlerden beterdir, buyurdu. Sonra bana: Ey Müveyhibe!
Beni dünyâ hazîneleri ve dünyâda bâkî kalmakla,
Cennet ve Allahü teâlâya kavusmak arasında muhayyer bırakdılar,
buyurdu. Ben, yâ Resûlallah! Anam babam sana
fedâ olsun. Dünyâ hazînelerini ve dünyâda kalmagı ve sonra
Cenneti seçiniz, dedim. Hâyır ey Müveyhibe! Allahü teâlâya
kavusmagı ve Cenneti seçdim, buyurdu. Bir kaç gün sonra
da hastalandı.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün hastalıklarında,
Allahü teâlâdan sıhhat ve âfiyet taleb ederdi. Fekat
son hastalıgında ey nefs, tâkatsızlıkdan niçin baskasına sıgınıyorsun,
buyurdular.
¥ Hazret-i Âise “radıyallahü anhâ” söyle anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” sıhhatde oldugu günlerde
buyurdu ki: (Hiçbir Peygamber Cennetdeki makâmını
görmeden dünyâdan gitmez. Onu muhayyer bırakırlar. Isterse
Cennete kavusdururlar. Isterse sıhhate kavusdururlar.)
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” son hastalıgında,
mubârek basını benim dizime koymusdu. Bir ân gözünü evin
tavânına dikdi. Sonra (Allahümme er-refîkül a’lâ) buyurdu.
Anladım ki, Refîkül a’lâyı seçdi. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” son sözü bu oldu.
¥ Ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından bir ay önce,
bizi hazret-i Âisenin “radıyallahü anhâ ve an ebîhâ” evinde
topladı. Bize hayr düâlar yapdı ve vasıyyetlerini bildirdi. Allahü
teâlâ bizim üzerimize (bizden sonra) halîfe verdi buyurdu.
Biz rıhletiniz ne zemândır diye süâl etdik. Eshâbımdan
ayrılıp, Allahü teâlâya kavusmak, Cennetde olmak zemânı
yaklasdı, buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mu’âzı “radıyallahü
anh” Yemene gönderirken, uzun bir vasıyyetde bulundu.
Ey Mu’âz! Eger bir dahâ görüsmemiz mümkin olacak
olsaydı, vasıyyetimi kısa yapardım! Lâkin kıyâmet gününe
kadar seninle bulusamayacagız, buyurdu. Nitekim Mu’âz
– 198 –
“radıyallahü anh” Yemende iken, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” vefât etdi.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” son hastalıgı sırasında
hazret-i Fâtımayı “radıyallahü anhâ” yanına çagırdı.
Kulagına birseyler söyledi. Hazret-i Fâtımâ “radıyallahü anhâ”
aglamaga basladı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
mubârek basını tekrâr hazret-i Fâtımanın kulagına
yaklasdırıp, bir seyler dahâ söyledi. Bu sefer hazret-i Fâtıma
gülmege basladı. Ezvâc-ı Tâhirât hazret-i Fâtımadan bunun
sebebini sordular. Bu sırrı açıklayamam dedi. Hazret-i Âise
“radıyallahü anhâ” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
vefâtından sonra tekrâr sordu. Cevâb verip dedi ki, babam
bana, Cebrâîl “aleyhisselâm” bana Kur’ân-ı kerîmi her
sene bir kerre arz ederdi. Bu sene iki kerre arz etdi. Vefâtımın
yaklasdıgını anladım, dedi. Bunu isitince agladım. Ikinci
def’a kulagıma yaklasıp, bu ümmetin seyyidesi olacaksın
ve bana ehlimden en önce sen kavusacaksın, buyurdu. Bunu
isitince de güldüm, dedi.
¥ Hazret-i Fâtıma “radıyallahü anhâ” söyle anlatmısdır:
Hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bası
ucunda oturmusdum. Âniden kapıya bir kimse geldi. Esselâmü
aleyke ey ehl-i beyt-i nübüvvet! Içeri girmeme müsâade
var mıdır. Allahın Resûlünün “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” yanına varayım, dedi. Ey Allahın kulu. Bu ziyâret
için Allahü teâlâ sana ecrler versin. Yalnız bir ân müsâade
et. Su ânda Resûlullahı ziyârete kimseye müsâade yok, dedim.
Bunun üzerine ey Fâtıma, beni men’ eyleme, benim içeri
girmem lâzımdır, diye bana söyledi. O sırada Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” agrıları biraz hafîfledi. Mubârek
gözlerini açıp, ey Fâtıma, kiminle konusuyorsun biliyor
musun. O melek-ül-mevtdir! Izn ver içeri girsin, buyurdu.
Azrâîl “aleyhisselâm” girdi ve Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!
Yâ Emîrallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah
hakkı için, Senden önce hiç kimsenin kapısından içeri
girmek için izn almadım. Bundan sonra da kimseden izn almam,
dedi.
– 199 –
¥ Ümmü Seleme “radıyallahü anhâ” anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, elimi mubârek
gögsüne koymusdum. Haftalarca elim misk kokdu. Ne
kadar abdest alırken elimi yıkasam da o misk kokusu elimden
gitmedi.
¥ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince,
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm ecma’în” diger cenâzeler
gibi mi, yoksa gömlegi üzerinde iken mi yıkayalım diye tereddüt
etdiler. O sırada hepsini bir uyku hâli basdırdı. Baslarını
tutamayıp uyukladılar. O hâlde iken, hepsi birden Allahın
Resûlünü gömlegi içinde yıkayınız diye bir ses isitdiler.
¥ Emîr-ül-mü’minîn Alî “radıyallahü anh” söyle anlatmısdır:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vasıyyeti
üzerine, mubârek bedenini ben yıkadım. Benden baska kim
mubârek vücûduna baksa kör olurdu. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” mubârek bedenini yıkarken, sanki bana
gaybdan yardım ederlerdi. Mubârek azâlarından birini yıkayıp
temâmlayınca, vücûdunu çevirmekde üç kisi bana yardımcı
olurdu. Hazret-i Alî, Resûlullahın cenâzesini yıkarken
mubârek vücûdunda hiç yara bere görmedi. Anam babam
sana fedâ olsun, hayâtın da memâtın da ne kadar güzel, dedi.
¥ Emîr-ül-mü’minîn hazret-i Alînin “radıyallahü anh”
hâfızası çok kuvvetli idi. Bunun sebebini sordular. Dedi ki:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” cenâzesini yıkarken
göz çukurlarında bir mikdâr su birikmisdi. O suyu yere
dökmege kıyamadım. Dilimle alıp içdim. Iste bendeki hâfıza
kuvveti, o serçesmenin bereketidir.
¥ Hazret-i Alî “radıyallahü anh” söyle bildirmisdir: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, gâibden bir
nidâ geldi. Esselâmü aleyküm yâ ehle beyt-i Resûlillah ve
rahmetullahi ve berekâtühû! Her nefs ölümü tadacakdır. Ecrinizi
kıyâmet gününde bulursunuz, diyordu.
– 200 –
¥ Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât haberini,
mü’ezzini Abdüllah bin Zeyd, bagçesinde bulundugu bir
sırada aldı. Hemen yâ Rabbî benim gözlerimi görmez eyle,
diye düâ etdi. Düâsı kabûl edilip, gözleri görmez oldu. Niçin
böyle düâ etdin diye sorduklarında, dünyânın lezzeti görmekdedir.
Istedim ki, gözlerim Muhammed aleyhisselâmın
vefâtından sonra kimsenin yüzünü görmekle lezzetlenmesin.
¥ Emîr-ül-mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” söyle anlatmısdır:
Resûlullahı defn etdikden sonra, bir köylü geldi.
Kendini kabr-i serîfin üzerine bırakdı. Topraklarını basına
saçdı. Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Emr buyurdun,
emrine itâ’at etdik. Allahü teâlâ sana Kur’ân-ı kerîmi
gönderdi. Biz de senden kabûl etdik. O Kur’ân-ı kerîmden
bir âyet-i kerîmede Allahü teâlâ [Nisâ sûresi 64.cü âyetinde
meâlen] (Nefslerine zulm edenler, sana gelip, Allahü
teâlâdan afv dilerse ve Resûlüm de, onlar için afv dilerse, Allahü
teâlâyı, tevbeleri kabûl edici ve merhamet edici bulurlar)
buyurmakdadır. Biz kendi nefsimize zulm etdik. Simdi
bizim için avf dileyesin diye geldik, dedi. O ânda kabr-i serîfden,
afv etdiler diye bir ses isitildi.
¥ Abdürrahmân el-Anberî söyle anlatmısdır: Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” bir arefe günü hutbe okuyordu
ve sadaka vermege tesvîk ediyordu. Bir genç kalkıp, yâ Resûlallah!
Bu deve fakîrlerin olsun dedi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” o deveye bakdı ve emr eyledi satın aldılar.
O günlerde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-
i Ömere “radıyallahü anh” sana acâib bir haber vereyim
mi buyurdu. O da buyurun dedi. Buyurdular ki: “Bu gece dısarıya
çıkmısdım. O deve bana esselâmü aleyke yâ Resûlallah
dedi. Ben, Allahü teâlâ sana bereketler versin dedim.
Dedi ki, yâ Resûlallah, benim anam Kureysden bir kisinin
devesiydi. Südünü sagacagı zemân yem verir doyururdu.
Sagmayacagı zemân hiç birsey vermezdi. Ben onun besinci
yavrusuyum. Câhiliyye zemânında bir deve bes def’a dogurursa,
besinci yavrusunu putlar için ayırıp ona binmezler ve
– 201 –
yük yüklemezlerdi. Beni köylüler âriyet verdiler. Onlardan
kaçdım. Kırlarda otladım. Otlar bana, önce bana gel, bana
gel, sen Muhammedinsin diye seslenirlerdi. Geceleyin yırtıcı
hayvânlar, ona dokunmayın, o Muhammedindir “sallallahü
aleyhi ve sellem” derlerdi. Allahü teâlâ beni sana kavusduruncaya
kadar böyle oldu, dedi. Sâhibinin adı nedir dedim.
Gadbâdır, dedi. Ona sâhibinin adını verdim. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtı yaklasdıgı sırada, Gadbâ
bana ne vasıyyet edersin diye sordu. Sen kızım Fâtımanınsın,
sana dünyâda ve âhıretde o binecekdir buyurdu. Gadbâ, bana
senden baskasının binmesini istemezdim, deyince, sana
kızım Fâtımadan baskası binmez, buyurdu. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra hazret-i Fâtıma
“radıyallahü anhâ” bir gece dısarı çıkmısdı. Gadbâ selâm
verip, ey Resûlullahın kızı, artık dünyâdan ayrılma zemânım
yaklasdı. Resûlullahın vefâtından sonra yiyecege ve içecege
hiç ihtiyâc duymadım, dedi. Bu hâdise (Seref-ül-Mustafâ) kitâbında
bildirilmisdir.


[Resim: Vle49987.gif]


.....:::::.....
Bismillahirrahmanirrahim
اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبّ۪ى لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَن۪ى وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلٰى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ
مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُوءُ
لَكَ بِذَنْب۪ى فَاغْفِرْ ل۪ى فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ


..:: Amin ::..
..............
........
..
.


[Resim: Vle49987.gif]

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
09-04-2012 0:27
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
Yeni Yorum Gönder 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
turkiye Bir Kalbe Bu Kadar Sevgi Nasıl Sığar? EFSANE UyGaR 3 874 03-14-2016 14:02
Son Yorum: HeRSeYiM
turkiye HIC BIR KITAP KENDINI KURÁN KADAR IYI TANITAMAZ EFSANE UyGaR 2 675 03-13-2016 19:22
Son Yorum: Kardelençiçeği

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi