duyuru Güncel Duyurular!
Flatcast Tasarım Kampanyaları!.... Flatcast Tasarım Detayları!....
bilgi mybb

Konu Bilgileri
Konu Başlığı
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI,
Konudaki Cevap Sayısı
3
Konuyu Açan Kişi
EFSANE UyGaR
Görüntülenme Sayısı
1612
Yeni Yorum Gönder 
 
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI,
Yazar Konu
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,215
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #1
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI,
[Resim: ?di=XNI7]

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرا
“Andolsun ki, sizin için Allah Resulü'nde güzel örnekler vardır” [Azhab Suresi, 21]

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” [Enbiya Suresi, 107

[Resim: ?di=JQBZ]

BİYOGRAFİSİ


Hz. Peygamberin (S.A.S.) doğduğu Miladi Altıncı Asır dünyasına genel olarak bir göz atıldığı zaman, bu dönemde dünyanın ufkunun kalın siyah bulutlarla kaplandığı görülür. Bu devirde, insanlığın en çok muhtaç olduğu huzur ve sükun, asayiş ve emniyet, sanki yeryüzünden kalkmış gibi idi. Dünyanın bir çok köşesi kanlı boğuşmalara sahne olmaktaydı.

Avrupa kıtasında, İspanya ve Güney Fransa’da saltanat davaları yüzünden siyasi kargaşalıklar vardı. Fransa’da Vizgotlarla Franklar arasındaki çatışmalar tarihin en hazin sayfalarını yazıyordu. Anglo-Saxonlar İngiltere’yi istila etmişlerdi ve adada kanlı boğuşmalar yaşanıyordu. İtalya’da Romalılar eski şöhret ve önemlerini kaybetmeye başlamış, Roma şehri sırf dini bir merkez haline gelmişti. Bizans’ın tarihi yükselişi duraklamaya yüz tutmuştu ve İmparatorluk pek çok kargaşalıklar içerisinde çalkalanıyordu. Asya kıtası da Avrupa’dan aşağı değildi. Pek çok lisan ve fikirlerin kaynağı olan Hint, Çin ve Tibet iç ve dış savaşlarla ve bir takım dini tartışmalarla birbirine girmişti. İran, içeride Sasaniler’in taht ve saltanat kavgalarıyla sarsılırken, dışarıda sürekli olarak Bizans ile savaş halinde bulunuyordu. Irak, çeşitli din ve mezhep kavgalarının merkezi idi.

Arabistan Yarımadası, coğrafi durumu itibariyle, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolu üzerinde bulunmaktaydı. Roma ve Yunan gibi Batı’daki ülkeler, Hint ve diğer Doğu ülkelerle ticareti, Mısır ve Basra Körfezi yoluyla yapıyorlardı. Mısır ve Basra Körfezi arasında kervanların geçtiği bölge ise Arabistan idi. Arabistan çöllerinde kervanların geçeceği yolları ve konak bölgelerini en iyi Araplar biliyordu. Bu yollar çok meşakkatli ve korkulu idi. Onun için herkes bu yollardan geçmeyi göze alamazdı. Ve hele Arabistan’ın diğer bölgelerine kimse açılmaya cesaret edemezdi. Bu sebeple de, Arabistan’ın iç kısımları hemen hemen dış dünyaya kapalı ve meçhul idi.

Bu dönemde Araplar putlara tapıyorlardı. Putperestlik Araplar arasında o kadar yayılmıştı ki, yalnızca mabetlerdeki putlarla yetinmezlerdi. Çoğunun evinde putları ve tapınacak taşları bulunurdu. Evden çıkarken ve eve dönünce onu tavaf eder, bir yolculuğa çıkarken puttan izin alır veya onu da yanlarında götürürlerdi. Ancak, Araplar koyu bir şirk içerisinde yüzmekle beraber, içlerinde KADİR bir Allah’ı tanımak fikri tamamıyla sönmüş değildi. Kimi puta tapar, kimi de putu Allah’a yaklaşmak için vasıta yapardı. Ayrıca, onlar arasında akılsız, dilsiz ve sağır putlara tapmaktan nefret eden ve kendilerini Hz. İbrahim’in (A.S.) tebliğ ettiği Hak Din’e nispet eden, bir elin parmakları kadar az sayıda insan bulunmaktaydı. Bunlara Hanifler adı veriliyordu.

Arap Yarımadasının merkezi şehirlerinden birisi Mekke idi. Mekke, Kızıl Deniz’den 80 kilometre içeride olup, dağların ve ticaret yollarının kavşak noktasında yer alır.

Mekke’de bulunan ve Hz. İbrahim (A.S.) ile oğlu İsmail (A.S.) tarafından inşa edilen Kabe, Araplar tarafından mukaddes sayılıyor ve bir ibadethane olarak tanınıyordu. Bu sebeple de, bütün Arap halkı, yarımadanın, çeşitli beldelerinden Kabe’nin bulunduğu Mekke’ye akın akın geliyor, burada panayırlar kuruluyor ve canlı bir ticaret yaşanıyordu.

Yemen’e hakim olan Habeş Valisi Ebrehe, Yemen’in San’a şehrine böyle bir mabet inşa etmiş, ancak bu mabet, Mekke’deki Kabe gibi, insanların gönlünde yer edinememiş ve insanlar ona kutsiyet nazarı ile bakmamışlardı.

Ebrehe, büyük bir masrafla inşa ettiği bu yeni mabede, Arapları celbetme ve onları Kabe’den vazgeçirme konusunda başarılı olamayınca, onların son derece bağlı oldukları Kabe’yi yıkmaya karar verdi. Bunun için Miladi 571 yılında, Habeşlilerden meydana gelen muazzam bir ordu ile Mekke’ye yürüdü. Ebrehe’nin ordusunun önünde büyük bir fil bulunmaktaydı.

Mekke’ye yaklaşan Ebrehe’nin ordusu, öncelikle Mekke civarında bulunan bütün hayvanları talan etti. Yağmalanan bu hayvanlar içerisinde, Mekke’deki Kureyş Kabilesinden Abdülmuttalib’in de 100 devesi bulunmaktaydı. Abdülmuttalib ve o günün Mekke’sinin yetkilileri ile Ebrehe arasında çeşitli görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler sonunda, Ebrehe, yağmalanan malların iadesini kabul ettiyse de, Kabe’yi yıkma amacından vazgeçmedi.

Ebrehe, ordusuna Mekke’ye girme emri verdiği zaman beklenmedik bir olay oldu. ALLAH tarafından Ebabil kuşları geldi. Ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları küçük taşları askerlerin üzerine attılar. Bu taşlarla askerlerin kırıldığını gören Ebrehe geri çekilmek zorunda kaldı; askerin çoğu orada ve yolda ölüp mahvoldu. Ebrehe de Yemen’e döndüğü zaman öldü.

Bu olaya tarihte Fil Vak’ası adı verilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de bu olay Fil Suresinde şöyle anlatılmaktadır:
“Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üstüne Ebabil kuşlarını gönderdi. O kuşlar, onların üzerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu. Böylece, ALLAH onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.” (Fil Suresi, 105/1-5).

İşte, Hz. Muhammed (S.A.S.), bu Fil Vakasından yaklaşık 50 gün sonra, Mekke’de 20 Nisan 571 (12 Rebi’ul-Evvel) tarihinde doğmuştur.

Babası Abdullah, onun doğumundan az zaman önce vefat ettiği için, biricik oğlunu görememiş ve Hz. Muhammed (S.A.S.) yetim olarak dünyaya gelmiştir.

Hz. Muhammed (S.A.S.), Mekke’de yerleşik bulunan Kureyş kabilesinin en köklü ailesinden gelmektedir. Onun soyu Hz. İbrahim’e (A.S.) kadar uzanır.

Hz. Muhammed’in (S.A.S.) babası Abdullah, Haşimoğullarından Abdülmuttalib’in oğlu idi. Annesi Amine ise Zühreoğullarındandır.

Mekke’nin havası çok sıcak olduğu için, küçük çocuklara pek yaramazdı ve bu sebeple onların bakılmak üzere Mekke civarında yaşayan kabilelere verilmesi adet haline gelmişti.

Bu geleneğe uygun olarak, yeni bebek Muhammed, Sa’d kabilesinden Halime adında bir kadına verildi.

Halime, bebeği öz evladı gibi sevdi. Onun Şeyma adındaki kızı da Muhammed’i çok severdi. Halime’nin bütün ailesi bu çocuktan çok memnun idiler. Çünkü bebek Muhammed kendilerine bereket ve mutluluk getirmişti.

Hz. Muhammed (S.A.S.), sütannesi Halime’nin yanında 5 yaşına kadar kaldı. Daha sonra annesine teslim edildi.

Hz. Muhammed (S.A.S.) ve annesi Hz. Amine (R.A.), Mekke’de Zukak’ul-Hacer’de, dedesi Abdülmuttalib’in evinde oturuyorlardı.

Amine ve sadık hizmetçileri Ümmü Eymen, küçük çocuğun üstüne titriyor; onu esen rüzgardan bile sakınıyorlardı. Hz. Muhammed (S.A.S.) 6 yaşında iken, annesi Amine, sevgili yavrusu ile birlikte Medine’de bulunan akrabalarını ziyarete gittiler. Medine’deki Ben-i Neccar kabilesine mensup dayılarının yanında bir ay kaldıktan sonra, Mekke’ye dönmek üzere yola çıktılar. Medine’nin 23 mil güneyinde bulunan Ebva köyüne geldiklerinde, anne Amine hastalandı.

Burada, son dakikalarını yaşadığını anlayan anne, biricik yetim yavrusunu şefkatle öptü ve bağrına basarak okşadı. Daha anne karnında iken babasını kaybeden bu yavrucak, şimdi de annesinden mahrum kalacaktı.

Bu acıyı hisseden anne, oğlunun saf ve masum yüzüne bakarak şu şiiri okudu:

“Her yeni eskiyecek ve her şey yok olup gidecektir,
Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
Temiz bir çocuk doğurdum, dünyaya büyük bir hayır bırakıyorum!”

Bu sözlerden sonra, Amine sonsuzluk alemine göçtü.

Sadık hizmetçisi ve yol arkadaşı Ümmü Eymen, çocuğu olarak Mekke’ye döndü.

Böylece, altı yaşında annesi Amine’yi kaybeden Hz. Muhammed (S.A.S.), sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in, onun ölümü üzerine ise, amcası Ebu Talib’in yanında kaldı.

Ebu Talib, servetinin az olmasına rağmen, şefkati yüksek bir kişi idi. Hz. Muhammed’e (S.A.S.) yetimliğini ve öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden geleni yapıyor ve onu öz evladı gibi seviyordu.

Hz. Muhammed (S.A.S.), 12 yaşlarında iken, bir müddet amcası Ebu Talib’in koyunlarını güttü. Böylece, bir yandan amcasına yardım ederken, diğer yandan da kırların, dağların ve çöllerin havasını teneffüs etti. Bu hayat onun temiz fıtratını korudu ve geliştirdi.

Hz. Muhammed (S.A.S.) 13 yaşında iken, amcası Ebu Talib ile birlikte bir ticaret kervanı ile Şam’a gitti. Şam yakınlarındaki Büsra kasabasında, Bahira adındaki bir rahip, genç Muhammed’i (S.A.S.) görünce, onun söz ve davranışlarından, gelmesi beklenen Son Peygamber (S.A.S.) olduğunu anladı. Ve Ebu Talib’e çocuğu Şam’a götürmemesini çünkü Şam Yahudileri arasında onun niteliklerini bilen kimseler bulunduğunu ve ona herhangi bir kötülük yapabileceklerini söyledi.

Bunun üzerine, Ebu Talib alışverişini burada tamamlayarak, Şam’a gitmekten vazgeçip Mekke’ye geri döndü.

Hz. Muhammed (S.A.S.) bundan yaklaşık on yol sonra, amcası Ebu Talib’in teklifi üzerine, Hz. Hatice’nin sermayesi ile Suriye’ye bir ticaret kervanı ile tekrar geldi. Bu ticari ilişki sırasında Hz. Hatice Hz. Muhammed'in (S.A.S.) eminliğinden, dürüstlüğünden ve güven *** kişiliğinden oldukça etkilendi.

Hz. Muhammed (S.A.S.) 25 yaşında iken, 40 yaşında olan Huveylid kızı Hz. Hatice ile evlenmeye karar verdi.

Yüksek ahlaki meziyetlere sahip bu iki insanın kurduğu mesut aile yuvasından Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatima’t-üz-Zehra adında dört kız; Kasım ve Abdullah adında da iki erkek olmak üzere altı çocuk dünyaya geldi. Kasım, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) ilk çocuğu olduğu için, onun künyesi Ebu’l Kasım (Kasım’ın Babası) olmuştur.

Çocuklarından sadece Hz. Fatıma, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) vefatından sonra yaşamış, diğer bütün çocukları henüz babaları hayatta iken vefat etmişlerdir.

Hz. Muhammed (S.A.S.) 40 yaşına geldiği zaman, halinde bir başkalık sezilmeye başladı. Özellikle inziva hayatını sever oldu. Mekke’nin 3 mil yukarısında bulunan Hira Dağındaki bir mağaraya gider Ramazan ayını orada geçirirdi. Yanında azığı bitince Mekke’ye gelir, evinde biraz kalır, sonra tekrar mağaraya döner; burada derin düşüncelere dalardı. Aslında, bu dönem, onun ileride üstleneceği zor ve meşakkatli ilahi görevine tam bir hazırlık niteliğinde idi.

Miladi 610 yılının Ramazan ayında da, Hz. Muhammed (S.A.S.) adeti üzere, yine Hira dağındaki mağaraya çekilmişti. Burada her türlü sapıklık ve sefahatten son derece uzak bir şekilde, alemlerin gerçek Yaratıcısını ve Tanrısını arıyordu. Dünyayı saran dalalet kasırgasından insanlığın nasıl kurtarılabileceğini düşünüyordu.

Bir gün, Hira Dağındaki Vahiy Meleği Cebrail (A.S.) kendisine göründü ve “Oku” dedi.

Hz. Muhammed (S.A.S.), “Ben okuma bilmem” diye cevap verdi.

Melek aynı emri tekrarladı.

Hz. Muhammed (S.A.S.), yine “Ben okuma bilmem” dedi.

Bunun üzerine Melek onu baştan ayağa kadar, takati kesilinceye kadar sıktı ve “Oku” emrini tekrarladı.

Hz. Muhammed (S.A.S.), “Ne okuyayım?” diye sordu. O zaman, Melek en tatlı bir ses ahengi ile “Yaratan Rabbinin Adı ile oku. O insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin en büyük Kerem sahibidir.” (El-Alak Suresi, 96/1-5) ayetlerini okudu.

İşte bu ifadeler, Hz. Muhammed’e (S.A.S.) gelen ilk ilahi vahiyler idi.

“Önce en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım”. ‘Eş-Şu’ara Suresi, 26/214-216] ve “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir.” (El-Hicr Suresi, 15/94) ayetleri gereği Hz. Muhammed (S.A.S.) insanları Hak Din’e davet etmeye başladı.

Ona ilk iman eden kişi, sadık eşi Hz. Hatice olmuştur. Daha sonra azatlı kölesi Zeyd, amcası Ebu Talib’in oğlu Ali, Mekke’nin en itibarlı ve şerefli kişilerinden Ebu Bekir, Affan oğlu Osman, Avf oğlu Abdurrahman, Talha, Ebu Vakkas oğlu Sa’d, Avam oğlu Zübeyr ilk Müslüman olma şerefine erenler arasındadır.

Hz. Muhammed (S.A.S.), ilahi vahiy tebliğ çalışmalarına giriştikten sonra, Mekke’nin dini, siyasi statükosu sarsılmaya başlamış ve onun faaliyetleri, gittikçe şiddeti artan bir tepkiyle karşılanmıştır. Bilhassa, ilk Müslümanlar içerisindeki Bilal-ı Habeşi, Ammar Bin Yasir, Süheyb-i Rumi, Habbub b. Eret, Ebu Fakihe, Lübeyne, Nehdiyye, Zinnire, Ümmü’ Abis gibi köle ve cariyeler, kimsesiz ve kendilerine arka çıkacak kuvvetli adamları bulunmayanlar, müşriklerin takibine ve zamanla da işkencelerine maruz kalmaya başlamışlardır.

Başta Ebu Leheb, Ebu Cehil, Velid b. Muğire, Ebu Süfyan, Ümeyye b. Halef, As b. Vail, Utbe b. Rabia, Nadr b. Haris, Ukbe b. Ebi Muayt, Mut’im b. Adiy gibi müşriklerdin bu katı tutumları giderek etkisini artırmış ve artık ellerini ve dillerini peygamberler halkasının sonuncusu olan Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hayati varlığına uzatır hale gelmişlerdir.

Bunun üzerine, peygamberliğin beşinci yılında, müşriklerin eza ve cefalarından kurtulabilmek için bir kısım Müslümanların Habeşistan’a Hicret etmesine karar verilmiş ve 11 erkek, 4 kadından oluşan 15 kişilik ilk kafile, Mekke’den gizlice çıkarak, Kızıl Deniz yoluyla Habeşistan’a gitmiştir. Bu kafile Habeşistan’da çok iyi karşılanmış ve sakin bir hayata kavuşmuşlar. Bunun üzerine ertesi yıl, 80 kişilik ikinci bir grup, başlarında Ebu Talib’in oğlu Cafer-i Tayyar olmak üzere Habeşistan’a hicret etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.S.), Mekkeli müşriklerin bütün engellemelerine, zulüm ve işkencelerine rağmen, dayanmaya ve İslamiyet’i tebliğ etmeye devam etmiş; bu arada, Hac için çevre kabilelerden ve yerleşim bölgelerinden gelen insanlara da İslam’ı anlatmaya başlamıştır. Ayrıca, çevre bölgelere açılmak amacıyla, Miladi 620 yılında Taif’e giderek, Taiflileri İslam’a davet etmiş, ancak Taifliler kendilerine gelen bir misafire karşı, insanlık dışı davranışlarda bulunmuş, Taif’teki halkı toplayarak, Hz. Peygamberi (S.A.S.) taşlatmışlardır.

Bütün bu üzücü olaylar sonunda, Hz. Peygamber (S.A.S.) Mekke’den Medine’ye hicret etmeye karar vermiş ve 622 yılında, tehlikeli bir yolculuktan sonra, Hz. Ebubekir ile birlikte, Medineli kadınların ve çocukların,

“Dolunay, Veda Dağının sırtlarından çıkıp, bize doğdu,
Allah’a yalvaran bulundukça, bize şükretmek borçtur.
Ey bize gönderilen Peygamber, Sen itaat olunan Emir ile geldin.”

Şarkıları ve nağmeleri arasında Medine’ye girmiştir. Hz. Peygamber (S.A.S.), 10 yıl süren Medine döneminde, İslam tebliğini tamamlamış ve onu insanların gönüllerine, bir daha silinmeyecek bir şekilde yerleştirmiştir.

Hz. Muhammed (S.A.S.) 63 yaşında ve 632 yılında, Medine’de vefat etmiş ve Rahmet-i Rahman’a kavuştuğu odasında toprağa verilmiştir.

Hz. Peygamber (S.A.S.), geride Allah’ın kıyamete kadar muhafaza etmeye söz verdiği İlahi bir Kitap bırakmıştır.

Ölümünden sonra henüz bir asır geçmeden, onun getirdiği İlahi Mesajın etkisiyle, dünyanın en büyük devletleri kurulmuş, en muhteşem medeniyet sayfaları açılmıştır.

[Resim: ?di=D3PD]

BİR İNSAN VE PEYGAMBER OLARAK

Hz. Peygamber (S.A.S.) her şeyden önce bir insandır. O bir insandan doğmuş, insanlar arasında yaşamış ve her türlü sosyal ve coğrafi şartlardan olumlu veya olumsuz şekilde etkilenmiş, hayat mücadelesi içerisinde gülmüş, ağlamış, sevinmiş, üzülmüş, hayatı insan olarak yaşamıştır.

Onun İnsan yönüne Kur’ân-ı Kerim’de şöyle işaret edilir:

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlah’ınızın, sadece bir İlah olduğu vahiy olunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (El-Kehf, 18/110)

O belli bir zaman ve mekan içerisinde yaşamış olmakla beraber, bilhassa câhiliye toplumunun kötü örf ve adetlerinden ALLAH’ın lütfu ile korunmuştur. Böylece o câhiliye devrinin yaygın kötülüklerinden hiçbirine bulaşmadan, putlara tapmadan, putların şerefine kesilen kurban etlerinden yemeden, içki şarap içmeden ruhi temizlik ve esenlik içinde büyümüştür.

Hz. Peygamber’in ahlakı hakkındaki en büyük kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir. Nitekim, Hz. Aişe’ye “ALLAH’ın Resulü’nün ahlakından bize haber ver” denildiğinde o “Sen Kur’ân’ı okumaz mısın? Sorusunu sormuş ve “ALLAH’ın Nebi’sinin ahlakının Kur’ân olduğunu” söylemiştir. Bu konuda bizzat Hz. Peygamber “Beni Rabbim terbiye etti ve beni güzel şekilde terbiye etti” demiştir.

Bu yüce ahlaki meziyetlere sahip olan Hz. Muhammed (S.A.S.), ALLAH (C.C.) tarafından bütün insanlığa peygamber olarak seçilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de “Sen bu kitabın sana verileceğini ummazdın. O, ancak Rabbinin bir rahmetidir” (El-Kasas, 28/86) denilir.

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz?” (Al-i İmran, 3/144) ayetiyle onun insani özelliklerine işaret edilmekte ve kendisinden önceki peygamberler gibi bir peygamber olduğu ifade edilmektedir. Yine, bu konudaki her türlü karışıklığı ve istismarı önlemek için Kur’ân’da “Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, O ALLAH’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. ALLAH her şeyi bilendir” (El-Ahzâb, 33/40) denmiştir.

ALLAH tarafından bütün insanlık için peygamber olarak seçilmek ne kadar büyük bir şeref ise o denli de sorumluluk isteyen bir görevdir. Bu sorumluluklarına işaretle Yüce ALLAH “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını duyurmamış olursun.” (El-Mâide 5/67) diye ihtarda bulunmuştur.

Bu sorumluluk gereği, Hz. Muhammed görevi ile ilgili hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış ve hiçbir zaman vahyin dışına çıkmamıştır. Onun bu hareket tarzını Kur’ân’ı Kerim “De ki: onu kendiliğimden değiştirmem, ben ancak bana vahyolunana uyarım.” (Yunus 10/15) ifadeleriyle dile getirmiştir.

Yine mücadele dolu hayatı ile ilgili Kur’ân’da şu hususlara dikkat çekilmiştir:

“Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere Bize isnat etmen için seni neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın. Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar edecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkında kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.” (El-İsrâ 17/73-78).

Hz. Muhammed (S.A.S.), Kur’ân-ı Kerim'in ifadesi ile “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler” (Sebe, 34/28) denilerek bütün insanlara gönderilmiştir. Onun gönderiliş hikmeti insanlara rahmet vesilesi olmaktır. “Resulüm! biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (El-Enbiyâ 21/107)

O içinde yaşadığı toplumun şartlarını en iyi bilen bir insan olarak onların hidayetlerini istemiş ve bu uğurda her türlü haksızlığa ve kabalığa tahammül etmiştir. “Andolsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, insanlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir.” (Et-Tevbe 9/128) ayeti O’nun merhameti ve şefkatini göstermektedir.

[Resim: ?di=IC33]

ÖRNEK ALMANIN ÖNEMİ


Hz. Muhammed’in (S.A.S.) vahiy alması ve onu bütün insanlara ulaştırmak için üstün bir gayret sergilemesi sebebiyle diğer insanlardan farklı bir mevkie yükseldiği muhakkaktır. Çünkü sıradan hiçbir insanın özellikle de kendi istek ve arzusu ile ulaşamadığı bu makam diğer insanlar için hem saygı duyulması hem de örnek alınması gereken bir mevkidir.

O’nun yüce ahlakı Kur’ân-ı Kerim’de “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (El-Kalem 68/4) denilerek açıkça belirtilmiştir. İşte bu yüce ahlaki meziyetleri sebebiyle Hz. Peygamber (S.A.S.) bütün insanlık için bir model ve numune-i imtisaldir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de “Andolsun ki, Resulullah sizin için, ALLAH’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (El-Ahzâb 33/21) denilerek onun bu örneğine işaret edilmiştir. Hatta Ebu Musa El-Eş’ari’den rivayet edildiği gibi Resulullah (S.A.S.) da kendisini şu şekilde tanıtmıştır: “Resulullah kendisinin bir takım isimleri olduğunu söyledi: Ben Muhammed’im, Ahmed’im (Hz. Davud'a inen Zebur'da Hz. Musa'ya inen Tevrat'ta, Hz. İsa'ya inen İncil'de geçen ismi), Mukaffiyim (bütün peygamberlerin kendine tâbi olduğu ve ALLAH’a yönelten), Hâşir’im (ALLAH kullarını benim izimde toplayacak), tövbe nebisiyim ve rahmet peygamberiyim”

Kur’ân bu yüksek meziyetlere sahip olan Hz. Peygamber’e (S.A.S.) itaati ALLAH’a itaatin ayrılmaz bir parçası olarak şart koşmuş ve ALLAH sevgisinin peygamber sevgisinden ayrılamayacağını söylemiştir: “Bunlar ALLAH’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim ALLAH’a ve peygamberine itaat ederse ALLAH onu zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim ALLAH’a ve peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa ALLAH onu devamlı kılacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (En-Nisa, 4/13-14)

“(Resulüm!) de ki: Eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana uyunuz ki ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. ALLAH son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: ALLAH’a ve Resulü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, ALLAH kafirleri sevmez” (Al-İmrân, 3/31-32). “ALLAH’ı ve ahiret gününü arzulayan ve ALLAH’ı çokça zikredenler için, siz müminler için ALLAH’ın Resulünde pek güzel bir örnek vardır” (El-Ahzâb, 33/21)

“Resul size neyi verdi ise onu alın! Neden menetti ise ondan da sakının” (El-Haşr, 59/7)
“Resule itaat eden ALLAH’a itaat etmiş olur” (En-Nisâ, 4/80).
“Ey Muhammed! Sana biat edenler, ancak ALLAH’a biat etmişlerdir” (El-Feth 48/10)

Hz. Peygamber’e (S.A.S.) muhalefet ve isyan etmek ise, hüsran ve bedbahtlık olarak nitelenmiştir: “Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına büyük bir felaket gelmesinden veya çok acıklı bir azaba duçar almaktan sakınsınlar” (En-Nur 24/63)

“Doğru yol belli olduktan sonra kim peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda yapayalnız bırakırız ve onu cehenneme sokarız. Cehennem ne kötü bir yerdir!” (En-Nisa, 4/115).

“O gün zalim ellerini ısırıp diyecek ki: Keşke ben de o peygamber’le aynı yola girseydim! Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmesem, onu örnek almasaydım!” (El-Furkân, 25/27-28).

Hz. Peygamber de kendisine itaatin önemi hakkında, Ebu Hüreyre’den mervi bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur: “Kim bana itaat ederse ALLAH’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse, ALLAH’a isyan etmiş olur”.

Hz. Peygamber’in hayatı, beşer hayatının her safhası için güzel bir örnektir. Çünkü onun hayatı üstün ahlakın, güzel adetlerin, asil ve mutedil duyguların hakim olduğu bir hayattır. Bu hayat, hidayete ermek isteyenler için bir kandil, onun öğretileri ise bir rehberdir.

[Resim: ?di=53RA]

ÇEŞİTLİ ALANLARDAKİ MODEL DAVRANIŞLARI

Bir peygamber olarak Hz. Muhammed hayatının her safhasında vahyin kontrolünde yaşamıştır. Bu sayede o, söz ve davranışlarıyla teşrii bir görev yapmış, ancak yaptığı bu hizmet karşılığında da herhangi bir ücret talep etmemiştir. Bütün peygamberlerin ortak özelliği olan bu husus “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak alemlerin Rabbidir.” (Eş-Şuarâ, 26/109) ayetiyle dile getirilmiştir. Bu itibarla başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün peygamberler 'hasbi'dirler.

Onun karakterini oluşturan en önemli özelliklerden biri de hayatta sevgiyi, nefreti ve her türlü davranışı ALLAH için yapması yani ihlasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de “(Resulüm) Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini ALLAH’a has kılarak (ihlas) ile kulluk et.” (Ez-Zümer, 39/14) buyrulmuştur.

Ayrıca o, yaptığı tevhit mücadelesinde güzel öğüt (mev’ize-i hasene) ve hikmetten ayrılmamış, asla kaba ve sert olmamıştır. Onun bu davranışının çerçevesini şu Kur’âni esaslar çizmiştir: “(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir” (En-Nahl, 16/125), “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir resul gönderdik” (El-Bakara, 2/151).

Bu yüce ahlaki değerlere muttasıf olan Hz. Peygamber’in (S.A.S.) bizim için model olan davranışlarının çeşitli yönlerinde apaçık görmek mümkündür.

[Resim: ?di=2ARG]

İNSANLARLA İLİŞKİSİ

Hz. Peygamber insanlarla ilişkisinde onların kusurlarını araştırıcı olmamış ve tecessüsü yasaklamıştır. Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerifinde o şöyle demiştir: “Zandan sakınınız. Çünkü zan sözün en yalan olanıdır. (Haber aşırtmak için) kulak kabartmayınız ve tecessüste bulunmayınız. Haset etmeyiniz ve arkadan konuşmayınız. Buğz etmeyiniz. ALLAH’ın kulları, kardeş olunuz.”

Hiç kimseye ismiyle ihtarda bulunmayan Hz. Peygamber (S.A.S.), gerektiği hallerde “Halk şöyle yapıyor” diyerek isim vermeden hatayı düzeltirdi.

Hz. Peygamber’in (S.A.S.) insanlarla ilişkisine hakim olan unsurların başında onun tevazuu, şefkat, sabır, başkalarını kendine tercih etme, ahde vefa ve cömertlik gibi ahlaki değerleri bulunur. Bir gün huzurunda konuşurken titreyen bir adama “Rahat ol! Ben kral değilim. Ben sadece kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” der.

Mina’da insanları toplayıp onlara İslam’ı tebliğ ettiği zaman, Kureyş’ten çeşitli insanlar olumsuz cevap verdiklerinde, dağlarla ilgili melek gelip Hz. Peygamber’den (S.A.S.) ne isterse yapacağını, dağları onların üzerine yıkabileceğini söylediği zaman, Hz. Peygamber “Hayır (Ben bunu istemem). Bunun yerine ALLAH’ın, onların sulbünden sadece ALLAH’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil çıkarmasını isterim.” demiştir.

Hz. Peygamber insanlarla ilişkilerinde daima doğru sözlü ve güvenilir taraf olmuş ve karakteri sebebiyle insanlar ona henüz peygamber olmadan önce “Güvenilir Kimse – El-Emin” lakabını vermişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu özelliğini şöyle dile getirir: “(Yine o münafıklardan) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o ALLAH’a inanır, müminlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir.” (et- Tevbe, 9/61).

Onun eminliği sebebiyle müşrikler dahi, inanmadıkları halde ona güvenmeye devam etmişlerdir. Bu yüzden, Hz. Peygamber hicret ederken kendisindeki emanetleri sahiplerine vermek üzere Hz. Ali’yi Mekke’de bırakmıştı. En büyük düşmanı olan Ebu Cehil: “Biz seni asla yalancılıkla itham etmiyoruz. Fakat biz, (ALLAH’tan) getirdiğin şeyleri tekzip ediyoruz.” demiş ve bunun üzerine “Onlar seni yalanlayamıyorlar, fakat o zalimler ALLAH’ın ayetlerini inkar ediyorlar.” (el-En’am, 6/33) ayeti nazil olmuştur.

O insanların davetlerine katılır, onlarla sohbet eder, konuşulanı dinler, hastaları ziyaret eder, cenazeyle ilgilenir, taziyeye giderdi. İnsanların karşısına içi ve dışı temiz olarak çıkardı. Giyecekler konusundaki temel yaklaşımının “Temizlik, tertiplik, estetiği gözetme, sadelik ve ihtiyacı karşılama” esaslarına dayandığı söylenebilir. O bir Hadis-i Şerifinde şöyle der: “Temizlik imanın yarısıdır. Mizanı dolduran ALLAH’ı tesbih ederiz. Arz ile sema arasını dolduran ALLAH’a hamd olsun. Namaz nurdur, sadaka burhandır (nereye harcadın sorusuna delildir), sabır ziyadır. Kurân senin lehine de, aleyhine de delildir (okursan sana fayda verir). Her insan kendi nefsi için çalışır, kendisi için satın alır. Bu sebeple de nefsini azaptan kurtarır veya onu helak eder.”

Onun insanlarla ilişkisi sevgi ve merhamet üzerine kuruludur. Bu özellikleri hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle denilir: “O vakit ALLAH’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık ALLAH’a dayanıp güven. Çünkü ALLAH, kendisine dayanıp güvenenleri sever” (en-Nahl, 16/125).

Bu ayetlerde, ALLAH elçisine bir din tebliğcisi olarak nasıl davranması gerektiği talim edilirken, onun tebliğine esas olan merhamet ve hoşgörü de anlatılmış olmaktadır.

Hz. Peygamber’in insani ilişkilerinde cömertliği ve kolay tarafı tercih etmesi de önemli birer unsurdur. Bu konuda Câbir b. Abdullah şöyle der: “Resulullah’tan (S.A.S.) bir şey istenilince red cevabı vermezdi”.

Enes’ten mervi bir Hadis-i Şerifte ise şöyle anlatılır: Bir adam Nebi’den (S.A.S.) iki tepe arasını dolduran bir (sürü) koyun istedi. O da, bunu verdi. Bunu üzerine adam kabilesine geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Müslüman olunuz. ALLAH’a yemin olsun ki, gerçekten Muhammed (S.A.S.), fakirlikten korkmayan bir tarzda veriyor”.

Hz. Peygamber (S.A.S.) bir Hadis-i Şerifinde, peygamber olarak gönderiliş gerekçesini şu şekilde açıklamıştır: “ALLAH beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı (muannit ve müteannit) olarak göndermedi. Ancak, muallim ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.” Bu hasletleri ümmetine de tavsiye ederek “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” buyurdu.
Onun bu kolaylaştırıcı yaklaşımını Hz. Aişe şöyle tasvir etmiştir: “ALLAH Resulü (S.A.S.) iki durumdan biri seçmek gerektiği zaman kötü ( günah ) olmadığı müddetçe mutlaka kolay olanını tercih ederdi; bu durum kötüyse o, kötülükten herkesten daha çok uzak durandı. Bir de ALLAH'ın Elçisi (S.A.S.) kendisiyle ilgili bir kötülükten dolayı asla intikam peşinde olmamıştır. Fakat ALLAH’ın bir kanunu (hurmetullah) ihlal edilince mutlaka onun cezasını ALLAH için verirdi.” Kur’an-ı Kerim’de de “ALLAH sizin için kolaylık diliyor, zorluk istemiyor” (Bakara 2/185) denmiştir.

Ayrıca şu olaylar da Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna hakim olan kolaylığı tercih ilkesini göstermektedir: “Sıcak şiddetlendiği vakitte (öğle) namazını serinliğe bırakınız”.

Câbir b. Abdullah’ın anlattığına göre, bir sefer esnasında Hz. Peygamber bir kalabalık ve bir adam üzerine gölge yapıldığını görür ve adamın durumunu sorar. Halk, onun oruçlu olduğunu söyledikleri zaman Resulullah (S.A.S.) “Seferde (böyle meşakkatle) oruç tutmak fazilet (-li ibadetlerden) değildir” buyurur.

Hz. Peygamber’in hayatında toplumu meydana getiren gruplardan hem fakirler hem zenginler için örnek alınacak birçok unsurlar bulunmaktadır. Bir fakir olarak onun günlerce aç kaldığı olmuş ve açlığını dindirebilmek için karnına taş bağlamıştır. Özellikle, Mekke’li müşriklerin boykotları esnasında büyük sıkıntılara maruz kalmış, açlık ve yoksulluk içinde kıvranmışlardır.

Ayrıca onun hayatı en büyük zühd örneğidir. Hz. Aişe’nin ifade ettiği gibi: “Resullullah’ın (S.A.S.) ailesi Medine’ye geleliden beri bir günde ardı ardına üç defa buğday ekmeği ile karnını doyuramadan bu alemden göçüp gitti.” Onun bütün serveti kuru bir yatak, içi hurma lifi ile dolu bir yastık, bir su kabı ve bir hayvan derisinden ibaretti. Hz. Peygamber’in evinde bazen ay geçer, ancak pişirilecek bir şey olmadığı için evinde ateş yanmazdı. ALLAH’ın Resulü bütün bu fakr-u zarurete rağmen, fakirliği asla isyan sebebi görmez ve bilhassa başkasının hakkına tecavüz için asla bir gerekçe saymazdı.

Yine Hz. Peygamber’in hayatında zenginler için de güzel örnekler vardır. O, Câbir b. Abdullah’ın da belirttiği gibi, hayatında kendinden istekte bulunan hiçbir fakire “Hayır” veya “Yok” dememiştir. Bütün Arap Yarımadası’na hükmedecek derecede büyük bir devlete sahip olduğu zaman herkese bol bol dağıttığı halde kendisi yine arpa ekmeği ile karnını doyurmaya ve hasır üzerinde yatmaya devam etmiştir. Ebu Hureyre’den gelen bir hadisinde belirttiği gibi, en çok hoşuna giden şeyin şu durum olduğunu söylerdi: “Uhud dağı kadar altınım olsa, sonra üç gün içinde hepsini muhtaçlara dağıtsam ne kadar hoşuma giderdi.” O yine Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste çok veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “Borçlu olarak ölenin borcu bana aittir. Miras bıraktığı bir şey var ise onlar varisinindir” diyecek kadar geniş bir sosyal güvenlik öngörmüştür.

Hz. Peygamber kendisine getirilen hediyelerin hemen çoğunu fakirlere ve bilhassa mescitte yatıp kalkan bir takım kimsesiz, fakir ve yoksul suffe ashabına verirdi. Hz. Peygamber’e (S.A.S.) ilk vahiy geldiği zaman Hz. Hatice ona şöyle hitap etmişti: “Korkma! ALLAH’a yemin ederim ki, ALLAH hiçbir zaman seni utandırmaz, mahzun etmez. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların ağırlığını yüklenirsin; fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın, misafirini ağırlarsın, hak yolunda ortaya çıkan olaylarda halka yardım edersin”.

Netice olarak, Hz. Peygamber insanların hakkına rıza göstermeyi ve kanaat etmeyi öğretmiş, büyüklüğün başkasının malını almak veya çalmakta değil, kendinden vermekte olduğunu öğretmiştir.

[Resim: ?di=2ET1]


Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-11-2013 23:19
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
TRTURKA
Çevrimdışı

**********

Yorum Sayısı: 25,231
Üyelik Tarihi: 26-03-2012
Yorum: #2
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI,
ALLAH razi olsun canim askim süper ve anlamli paylasim tebrikler

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-12-2013 0:45
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
By SeRVeT
Çevrimdışı
Yasaklandı

Yorum Sayısı: -9
Üyelik Tarihi: 27-08-2012
Yorum: #3
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI,
[Resim: ALLAH...png] RAZI OLSUN PAYLASIM ADINA TŞKLER
01-12-2013 9:30
kullanıcının tüm mesajlarını bul
BASKAN 43
Çevrimdışı

***

Yorum Sayısı: 623
Üyelik Tarihi: 31-03-2012
Yorum: #4
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI,
allahrazı olsun paylaşım icinn teşekkürler
01-12-2013 12:58
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
Yeni Yorum Gönder 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) Biyografisi2 EFSANE UyGaR 2 925 01-12-2013 9:29
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) EFSANE UyGaR 2 676 01-12-2013 9:28
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2 EFSANE UyGaR 2 842 01-12-2013 9:27
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3 EFSANE UyGaR 2 954 01-12-2013 9:23
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) "4" EFSANE UyGaR 2 849 01-12-2013 9:21
Son Yorum: By SeRVeT

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi