duyuru Güncel Duyurular!
Flatcast Tasarım Kampanyaları!.... Flatcast Tasarım Detayları!....
bilgi mybb

Konu Bilgileri
Konu Başlığı
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S )
Konudaki Cevap Sayısı
2
Konuyu Açan Kişi
EFSANE UyGaR
Görüntülenme Sayısı
603
Yeni Yorum Gönder 
 
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S )
Yazar Konu
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,175
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #1
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S )
[Resim: ?di=MB1C]


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ
السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ
وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَات

De ki: "Ey insanlar, Ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. [Araf Suresi, 158]


[Resim: ?di=JQBZ]

YİNE BÖYLE BİR GECE


On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi!
Lakin, o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabii;
Bir kerre, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kerre de, mâmure-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer, yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün afakını sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün şarkı yıkan tefrika derdi.

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi
Bir nefhada insanlığı kurtardı o Mâ'sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, Şer-î Mübîni,
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;
Medyun O'na cemiyyeti, medyun O'na ferdi.
Medyundur o Mâsum’a bütün bir beşeriyyet...
Yâ Rab! Bizi mahşerde de bu ikrâr ile haşret.

Mehmet Akif Ersoy

[Resim: ?di=JQBZ]

DOĞUM GECESİ


Miladî 570 yılının, 20 Nisan Pazartesi gecesi... Tanyeri ağarmaktadır. Anne Âmine'nin doğum sancısı tutar... Âmine, henüz yirmi yaşında bile değildir. Üç tane ebe vardır... Şifa, Fatıma ve Ümmü Eymen... Üç tane de gökler ötesinden gelmiş, kutlu refakâtçi... Firavun'un eşi Âsiye, Hz. İsa'nın (Allah'ın Selamı Üzerine) annesi Hz. Meryem ve bir de Cennet hurisi...

Yeni ve son Peygamberin dünyaya gelişi, ondan önceki Peygamberlerin temsilcileri tarafından izlenmekte ve tebrik edilmektedir. Sonra odanın içi meleklerle dolar... Kanatlarını açarak Âmine'yi çepeçevre kuşatırlar... Saygısız bakışlara karşı kalkan olurlar.

Vücudu dünya toprağına değer... Ama başka çocuklar gibi değil. Sürünerek gelmez... Dizleri üzerindedir. Üzerinde doğumla ilgili hiçbir pislik yoktur... Başı göğe dönük ve gülümsemektedir. Sağ elinin işaret parmağını yükseltir. Ebeler konuştuğunu duyarlar. “Allahu Ekber kebirâ ve'l-hamdülillâhi kesîrâ!” Göbeği kesiktir ve sünnetli doğmuştur.

O anı, anne Âmine şöyle anlatır: “O’nu doğurduğum zaman beraberinde bir de nur çıktı. O nur, O’na doğuyla batı arasını baştan başa aydınlatıp gösterdi. Sonra ellerine dayanarak yere düştü. Yerden bir avuç toprak aldı ve başını semaya kaldırdı.”

Hz. Âmine'den gelen bir başka rivayet ise şöyledir: “O gece beni ağrı tuttu. Yüksek bir ses işittim. İçim korkuyla doldu. Sonra beyaz bir kuş gelip arkamı sığayınca o korku benden kayboldu. Önüme bir kâse beyaz şerbet konuldu. Ben süt zannettim. Oysa susamıştım. O şerbeti içtim. İçim, huzur ve güvenle doldu. O gece kuşlar evime hücum edip doldular. Kuşların gagaları zümrütten, kanatları yakuttan idi. ALLAH, gözlerimin önünden perdeyi kaldırdı. Doğuları ve batıları gördüm. Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe'nin damında dikilmiş üç bayrak gördüm. Muhammed (O’na Binler Selam) doğduğunda ellerini zemine koyup yüzünü semaya kaldırdı. Sonra dizleri üzerine gelip parmaklarını hareket ettirmeye başladı. Sanki tespih ediyordu. Sonra işittiğim bir ses: “Muhammed bütün dünyayı hükmü altına aldı. Bütün mahlukat ister istemez ona boyun eğdi.” dedi.

Muhammed (O’na Binler Selam) doğduktan sonra gayb âleminden bana üç kişi göründü. Yüzleri güneş gibi parlıyordu. Birinin elinde yakuttan bir ibrik, birinin elinde zümrütten, inci ile süslenmiş dört köşe bir leğen vardı: ‘Ey ALLAH' ın Sevgilisi! Bu leğen dünyadır, hangi köşesini istersen tut!’ dediler. Muhammed (O’na Binler Selam), elini leğenin ortasına koydu. Gayb'dan bir ses: ‘Muhammed Kâbe'yi tercih etti. ALLAH da ona Kâbe'yi kıble ve mübarek bir mesken kıldı.’ dedi. Üçüncü kişi elinde bir parça ipekle bekliyordu. Sonra o leğende Muhammed'i (O’na Binler Selam) yedi sefer yıkadı, ipek parçasına sarıp kanadı altına aldı. Sonra, onun kulaklarına anlayamadığım birçok sözler söyledi.” Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) doğduğunda gülümsemektedir. Bir ses gaybdan seslenir: “Onun adı Muhammed'dir!”

Ebelerinden Hz. Şifa, o gece yaşananları şöyle anlatır: “Ben Âmine'nin ebesi idim. O gece Muhammed (O'na Binler Selam) benim elime düştü. Kulağıma, ‘Rabbin sana merhamet etsin.’ sözü erişti. Doğudan batıya kadar bütün yeryüzü nur ile doldu. O nur ile Şam'ın saraylarını gördüm. Sonra sağımda beliren iki şahıs, çocuğa hitaben: ‘Ey Muhammed! Sana izzet ve şeref ile müjdeler olsun. Muhakkak ki sen “urvetü'l-vûska” ya sarılmışsın. Her kim, senin din ve millet ağacının bir budağına yapışıp sünnetin ile amel ederse, kıyamette senin ümmetin olarak diriltilir.’ dedi. Ben bu sözleri hiç unutmadım. Ne zaman ki Peygamberlik geldi... Ben koşup Müslümanların ilklerinden oldum.”

Diğer ebe, Hz. Fatıma'nın anlattıkları ise şöyledir: “Ben Hz. Âmine'nin doğumu esnasında yanındaydım. Gökyüzüne baktım. Yıldızlar yere değecek kadar yaklaşmıştı. Ben onları başıma düşecek sandım. Muhammed (O’na Binler Selam) doğduktan sonra Âmine'den öyle bir nur ayrıldı ki bütün ev nurla doldu. O evde her neye bakarsam nur oluyordu. Ben, nurdan başka bir şey göremiyordum.”

Araplar'da âdettir. Yeni doğan çocuğun üzeri bir kazanla kapatılır. Âdet Hz. Muhammed'e (O’na Binler Selam) de uygulanır... Fakat kazanı kapatanlar, sabahleyin gördükleri karşısında hayretler içinde kalırlar... Kazan tam ortasından yarılmıştır ve Muhammed Bebek yattığı yerden tebessüm ederek göğü seyretmektedir.

Ve o gece yaşanan olağanüstü olaylar sadece Mekke'de, Abdülmuttalip oğlu Abdullah'ın evindekilerden ibaret değildir... Kuş uçuşu Mekke'den bin kilometreden fazla bir mesafede bulunan Sasani topraklarında da (bugünkü İran) birçok garip olay yaşanır.

Sasani başkenti Medain'de İmparatorluk Sarayı’nın yirmi iki burcundan on dört tanesi yıkılır. İstahrabat şehrinde bin yıldır aralıksız yakılmakta olan kutsal mecusi ateşi, görünürde hiçbir sebep olmaksızın söner. Mecusilerin kutsal saydıkları Save isimli bir göl, bir gecede kurur, yerin dibine geçer. Ve yüzlerce yıldır kurumuş bulunan Semave nehri yeniden akmaya başlar.

Bütün bu haberlerle dehşet içinde kalan Sasani İmparatoru, danışma meclisini toplar. Aklı eren, bilge kişilerden, bütün bu olup bitenlerin anlamını sorar. Baş hâkim Mubezan söz alarak aynı gece gördüğü rüyayı anlatır: “Yüzlerce kükremiş devenin, önlerindeki şaha kalkmış, soylu Arap atlarıyla beraber, Dicle'yi geçip Sasani topraklarına yayıldığını gördüm.” Rüya, korku içindeki İmparator’u alt üst eder. “Ne demek oluyor bütün bunlar?” diye sorar. Mubezan: “Araplar tarafında çok önemli bir şeyler olacağına işarettir.” cevabını verir. İmparator daha fazla ayrıntı ister; ama o kadarına Mubezan'ın da “ilmi” yetmemektedir. Bunun üzerine Şam'daki ünlü kâhin Satih'e adam gönderilir. Sasani ülkesinde olup biten bu olağanüstü olayların hikmeti sorulur. Son nefeslerini alıp vermekte olan Satih'in cevapları yeterince açıktır: “Yıkılan burçların sayısı kadar imparator başa geçtikten sonra Sasani Devleti son bulacaktır. Kutsal mecusi ateşinin sönmesi ve kutsal gölün kuruması, ateşe tapma dininin sonuna işarettir.” Tarih, Satih'i haklı çıkarır. O gece, Kâbe'deki putların hepsi, durdukları yerde baş aşağı devrilir.

O gece, bir yıldız yağmuru yaşanır. Binlerce meteor, dünya semasının havai fişekleri olurlar... Göğü bayram yerine çevirirler. Ve böylelikle şeytanlarla cinlerin haber çalmalarına son verilir. Kırk sene sonraki vahye giden yolun taşları döşenmeye başlanır. Ve o gece, elli üç sene sonrasının “Peygamber Şehri” de boş değildir. Medineli Müslümanların ünlülerinden şair Hassan b. Sabit (Allah ondan razı olsun) anlatmaktadır: “ALLAH'a yemin ederim ki ben, uzun boylu, kuvvetli bir çocuktum. Yedi ya da sekiz yaşındaydım. Duyduğum her şeyi anlayabiliyordum. Bir Yahudinin, Medine'deki Atama denilen bir kalenin üzerinde en yüksek sesiyle: ‘Ey Yahudi topluluğu!’ diye bağırdığını duydum. Sonra Yahudiler onun etrafına toplandılar. Ona: ‘ALLAH belanı versin! Ne bağırıyorsun?’ dediler. O dedi ki: ‘Bu gece Ahmed'in yıldızı, Ahmed'le beraber doğdu.’.”

O gecenin gündüzünde, devesinin yularını tutmuş, beyaz sakallı, uzun boylu bir bedevi Arap şairi Mekke'ye girmektedir. Ve dilinde bir şiir vardır:
“Mekke dün gece uykudaydı.
Ne yazık ki, gökyüzünde saçılmış olan nuru ve yıldızların şölenini görmedi.
Yıldızlar sanki yerlerinden kopmuş, Yüksekteki ay nasıl da alçalmıştı.
Uzaktaki yıldızlar nasıl da Mekkelilerin evlerinin içine kadar giriyorlardı.
Gökyüzünde ve yeryüzünde olan bütün bu haberler, çölde gördüklerimdir.
Evet, çölde olan sırlar, şehirlerde yoktur, şehirliler bundan habersizdirler.”

Bu mısraları duyan Mekkeliler, neşe içinde yaşlı şairin etrafını sararlar, ve o devam eder:
“Mekke dün gece uykudaydı.
Ne yazık ki, gökyüzünde saçılmış olan nuru ve yıldızların şölenini görmedi.
Kâinatta ne sırlar saklıdır; zaman zaman kendini gösterir, o da herkese değil!..
Mekke dün gece gül yağmuruna tutuldu, güllerin tümü yıldızlardı!..”

Ve o gecenin bir şairi daha vardır. Mutlu, çok sevinçli bir şairdir. Dede, Abdülmuttalip... Doğum müjdesini alır almaz, oğlu Abdullah'ın evine koşar... Muhammed Bebek’i kaptığı gibi soluğu Kâbe'de alır. Kucağında torunu olduğu halde tavaf eder... Ve bu sırada bir şiir de dede Abdülmuttalib'in dudaklarından dökülmektedir:
“Örtülere sarılı,
Şu tertemiz bebeği veren ALLAH' a (Şanı En Yüce) hamdolsun.
Daha beşikteyken tüm akranlarını geride bıraktı.
Kâbe'nin Rabbi’ne havale ediyorum O'nu.
O’nu olgun ve sapasağlam görmek için
Tüm kötülerin
Ve gözleri
Fıldır fıldır oynayan hasetçilerin
Şerrinden korusun diye
Kâbe'nin Rabbi’ne emanet ediyorum.”

Ve Kâbe'nin Rabbi, Emanet’ini hiç kimseyle paylaşmayacaktır. Baba Abdullah, O, daha annesinin karnında altı aylık iken gitmiş, O’nu daha doğmadan yetim bırakmıştır. Anne Âmine ise, O daha altı yaşında iken gidecek, ana oğul birbirine doyamayacaktır... O gecenin mutlu şairi, Dede Abdülmuttalib ise bundan iki yıl sonra, O, sekiz yaşındayken... Son himaye ediciler, amca Ebu Talib ile hayat yoldaşı Hatice, daha Peygamberliğin ilk yıllarında... Ve sonra Emanet, bütünüyle ve sadece ve tek başına, Gerçek Sahibi’ne ait olacaktır...

Kâbe'nin Rabbi’ne, Muhammed'in Rabbi’ne, Âlemlerin Rabbi’ne!..

[Resim: ?di=JQBZ]

MEVLİD'DE O GECE


Âmine Hatun Muhammed ânesi
Ol sadefden doğdu ol dür dânesi
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belirdi gelmedin
Ol Rebîülevvel âyın nicesi
On ikinci gece isneyn gecesi
Ol gece kim doğdu ol hayrû'l-beşer
Annesi anda neler gördü neler
Dedi, gördüm ol Habîb’in ânesi
Bir acep nûr kim güneş pervânesi
Berk urup çıktı evimden nâgehân
Göklere dek nûr ile doldu cihân
Gökler açıldı ve fetholdu zulem
Üç melek gördüm elinde üç alem
Biri maşrık biri mağrıpda anın
Biri damında dikildi Kâbe'nin
İndiler gökten melekler saf saf
Kâbe gibi kıldılar evim tavâf
Geldi hûriler, bölük bölük buğur
Yüzleri nûrundan evim doldu nûr
Hem hâva üzre döşendi bir döşek
Adı Sündüs döşeyen anı melek
Çün göründü bana bu işler ayân
Hayret içre kalmış idim ben hemân
Yarılıp divâr çıktı nâgehân
Üç bile hûri bana oldu ayân
Bazılar derler ki ol üç dilberin
Âsiye'ydi biri ol mehpeykerin
Biri Meryem Hatun idi aşikâr
Birisi hem hûrilerden bir nigâr
Geldiler lûtfile ol üç meh-cebîn
Verdiler bana selâm ol dem hemîn
Çevre yanıma gelip oturdular
Mustafa'yı birbirine muştular
Dediler oğlun gibi hiçbir oğul
Yaradılalı cihan gelmiş değil
Bu senin oğlun gibi Kadr-i Cemil
Bir anaya vermemiştir ol Celîl
Ulu devlet buldun ol dildar, sen
Doğıserdir senden ol Hulkı Hasen
Bu gelen İlm-i Ledün Sultânıdır
Bu gelen Tevhîd ü İrfân Kânıdır
Bu gelen aşkına devreyler felek
Yüzüne müştâktır ins ü melek
Bu gece ol gecedir kim ol şerif
Nûr ile âlemleri eyler lâtif
Bu gece dünyâyı ol cennet kılur
Bu gece eşyâya Hak rahmet kılur
Bu gece şâdân olur erbâb-ı dil
Bu geceye can verir ashâb-ı dil
Rahmeten li'l- Âlemindir Mustafâ
Hem Şefîü'l – Müznibîndir Mustafâ
Vasfını bu resme tertîb ettiler
Ol mübârek nûra tergîb ettiler
Âmine eydür çü vakt oldu tamâm
Kim vücûda gele ol Hayrü'l – Enâm
Susadım gayet harâretten katî
Sundular bir câm dolusu şerbeti
İçtim ânı oldu cismim nûra gark
Edemezdim kendimi nûrdan fark
Geldi bir ak kuş kanadıyle revân
Arkamı sıvadı kuvvetle hemân
Doğdu ol saatde ol Sultân-ı Dîn
Nurâ gark oldu semâvât ü zemin
(…..)

Süleyman Çelebi

[Resim: ?di=JQBZ]

SÜTANNEYE VERİLDİĞİ GÜN


Süt emme çağındaki küçük çocuklarını, yaylalarda yaşayan Bedevi kabilelerinden sütannelere vermek, şehirli Araplar arasında yaygın bir uygulamadır. Böylelikle çocuk, şehirlerin bulunduğu çöle göre daha sağlıklı bir ortamda yetişmekte, Arap dilini daha düzgün bir şekilde öğrenme imkânını bulmakta ve bu âdet Bedeviler için de önemli bir geçim kaynağı oluşturmaktadır.

Fakat o senenin bebek kapma yarışında eli böğründe kalan bir sütanası vardır: Halime...

Halime bütün kabilesiyle beraber şiddetli bir kuraklığın ve kıtlığın acısıyla kıvranmaktadır... Hem de uzun zamandır. Bu zor günler, Halime’nin ağzında ifadesini şöyle bulur: “Hamileydim. Doğumdan önce üç gün hiçbir şey yemedim. Öyle ki, açlığın acısı bana doğum sancılarımı bile unutturmuştu. Doğumdan sonra da çocuğun (Hz. Muhammed'in (O’na binler Selam) sütkardeşi Abdullah) ağlamaları ve devam eden açlık beni uyutmuyordu. Ama bütün bunlara rağmen ben, ALLAH'a (Şanı En Yüce) şükrediyordum.” Bu şükürler kısa bir süre sonra Halime'ye “çok yüklü” bir biçimde geri dönecektir.

Ve mevsimi gelir, Sa'd b. Bekir kabilesinin insanları, kadını ve erkeğiyle Mekke'ye iner... Her sütanne kendini sevindirecek bir sütbebesi kapar... Halime hariç... Bu durum Halime'ye dokunur... Kabilenin yaşadığı yaylaya eli boş dönen tek sütanne olmak, Halime'nin kadınlık ve analık onurunu rencide etmektedir. Bir akşamüstü Halime üzgün, bunları düşünürken, karşısında ince, uzun bir siluet belirir: Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) dedesi, Mekke'nin soylu ve bilge kişisi Abdülmuttalip.

Abdülmuttalip, günlerden beri torunu Muhammed'i verecek bir sütanne aramaktadır. Fakat hiçbir Sa'd b. Bekir'li kadın bu işe yanaşmamıştır. Çünkü Muhammed Bebek yetimdir. Babalığı da üstlenmiş olan Dede Abdülmuttalip ise alabildiğine fakir... Ve bu durum Sa'd b. Bekir kadınlarının gözünde Muhammed Bebek’e sütannelik yapmayı “değersiz” kılmaktadır. Bu işin ucunda “iyi bir para” bulunmamaktadır.

Ve o gün akşamüstü Dede Abdülmuttalip, belki de son bir umutla, Halime'nin karşısında durur ve: “Ey Halime!” der, “Benim yetim bir torunum var. O'nu Sa'd b. Bekir kadınlarına teklif ettim; ama hiçbiri, yetim olduğu için onu almaya yanaşmadı. Sen onu emdirir misin? Belki bu sayede ALLAH sana güven ve mutluluk verir.”

Abdülmuttalib'in teklifi, hüznü sayesinde yumuşamış olan Halime'nin kalbinde olumlu bir yankı bulur. “Kocama bir danışayım.” Sonra eşini ikna etmeye koyulur: “Mekke'de bu yetimden başka emdirilecek çocuk yoktur.” der. “O çocuğu almamızı uygun görür müsün?” der. “Ben yurdumuza eli boş dönmeyi kendime yediremiyorum. ALLAH'a yemin olsun ki ben, arkadaşlarımın karşısına emdirilecek bir çocuk olmadan çıkamam.” der. Daha bir hayli bastırır, dil döker... Bu arada eşinin sessiz duruşundan da cesaret alarak kendi kararını açıklar; yine kendisi, son noktayı koyar: “Ben o yetimin yanına gidiyor ve onu alıyorum!” Eşi, Halime'nin kararını onaylar: “Bunu yapmanda bir sakınca yok!” Sonra Halime, hızla Abdülmuttalib'in yanına varır: “Haydi! Beni O’nun yanına götür.”

İkisi beraber sevinç içerisinde Muhammed Bebek'in bulunduğu odadan içeri girerler. Halime, olayın devamını şöyle anlatır: “Odaya girdiğim zaman gördüm ki, O, bembeyaz, yünlü bir kumaşa sarılmış ve altında yeşil ipekten bir sergi olduğu halde, mışıl mışıl uyuyordu. Kendisinden misk gibi bir koku geliyordu. Sevimliliğine ve yüzünün güzelliğine hayran oldum. Onu uyandırmaya kıyamadım. Ellerimi, yavaşça göğsünün üzerine koydum. Bu kadarcık bir temas üzerine, gözlerini açtı ve bana bakarak gülümsedi. Ben de onu iki gözünün arasından öptüm ve kucağıma aldım. İçim, anlatamayacağım şekilde huzur, sevinç, mutluluk ve güven karışımı bir duyguyla dolmuştu. Adeta havalara uçuyordum.”

Şimdi Muhammed Bebek'in bir yerine iki annesi vardır. “Onunla beraber, Mekke'de konakladığımız yere döndük ve onu hemen emdirmek istedim. Ağzına önce sol mememi verdim. Emmedi. Sağ memeyi verince emmeye başladı. Sol mememi de kendi oğlum ve Muhammed'in sütkardeşi Abdullah'a verdim, ikisi beraber emmeye başladılar. Bu durum Muhammed'de gördüğüm fevkalâdeliklerin ilkiydi. Sonra onu emdirmeye devam ettiğim aylar boyunca da sadece sağ mememi emdi ve diğerini süt- kardeşine bıraktı. Onun hakkına tecavüz etmiyordu...”

Bunun hemen devamında ikinci bir olağanüstülük daha yaşanır. Aylardan beri ilk kez Halime'nin memelerinden dolu dolu süt gelmektedir. Hem Abdullah, hem Muhammed iyice doyarlar ve sonra da uykuya dalarlar... Halime’yle eşi şaşkınlık içerisindedir. Sonra, Halime’nin kocası Ebu Züeyb, kendilerine akşam yemeği olması için, kalkıp zayıf bir umutla, yaşlı ve sütsüz devenin memesini sıkmaya başlar... Şimdi onları ikinci bir şaşkınlık beklemektedir.

Devenin memeleri alabildiğine süt doludur. Aylardan beridir ilk defa, her ikisi de kanıncaya kadar doyarlar. Ve ilk defa huzurlu, rahat bir uyku uyurlar.

Sabah kalktıkları zaman koca Ebu Züeyb, “başlarına ne konduğunu” yavaş yavaş anlamaya başlamıştır: “ALLAH'a yemin olsun ki, Ey Halime!” der, “Sen çok mübarek bir çocuk aldın.” Tarih, Ebu Züeyb'i haklı çıkarır.

[Resim: ?di=JQBZ]

ANNE'NİN ÖLDÜĞÜ GÜN


Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) altı yaşına gelmiştir. Annesi Hz. Âmine ve dadısı Ümmü Eymen'le beraber, ana yurdu olan Medine'ye gider... Babasının mezarını ve dayılarını ziyaret için...

Medine'de, dayılarının evinde bir ay konuk olur. Kırk yedi sene sonra Peygamber olarak Medine'ye hicret ettiği günlerde o ilk ziyarete ait anıları canlanacak, Adiy b. Neccar Oğulları’nın köşkünü görür görmez, “Çocukluğumda bu köşkün damında Ensar (Medineli Müslüman) kızlarından Enîse ile oyun oynardım. Dayılarımın oğullarından bazıları da bizimle beraber olurlardı.” diyecektir.

Ayrıca, Medine'de Nabiga'nın evini görünce bir başka anısı canlanacak, “Çocukken yaptığım ilk ziyarette bu eve de gelmiştik ve babamın mezarı da bu evin içindedir.” diyecektir.

Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) yüzmeyi de bu ilk ziyarette, Medine'de, dayıları Adiy b. Neccarlar'ın göletinde öğrenmiştir.

Gölette yüzdüğü sıcak bir öğle sonrasında, iki Medineli Yahudi yanına gelir ve O’nu incelemeye başlar. İnceleme uzun sürer, evirip çevirirler. İsmini sorarlar... O: “Ahmed” der. Sırtını açıp Peygamberlik mührünü görürler. Yahudiler, O’nun, beklenen son Peygamber olduğunu anlamışlardır. Ve anladıklarını, dayılarıyla da paylaşırlar... Yeğenlerinin, Arap Milleti’nin en ulusu olacağını haber verirler. Anne, Hz. Âmine durumu ağabeylerinden öğrenince korkmaya başlar... Kıskanç din alimlerinin düşmanlığından çekinir.

Mekke'ye geri dönüş hazırlıkları kısa sürede tamamlanır ve küçük kafile yola koyulur. Medine'den, geldikleri gibi, üç kişi olarak ayrılırlar... Fakat Mekke'ye iki kişi olarak varacaklardır. Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) ve dadı Ümmü Eymen...

Medine'den henüz beş günlük bir mesafe uzaklaşmışlardır ki, anne Hz. Âmine hastalanır. Konakladıkları köyün adı Ebva'dır. Âmine'nin hastalığı kısa sürer, birkaç günde süzülür, sararır... Genç anne, “gelen”in ölüm olduğunu anlamıştır. Son birkaç gününü, doyamadığı oğlunu, sonrasında da O’nu sevenlerin hiçbirinin doyamayacağı o tek “dikili ağacını” gözyaşları içinde öpüp koklamakla geçirir. Ne olduğunu anlamasa bile, küçük Muhammed de annesinin o yaşlı gözlerinin etkisiyle hüzünlüdür... Ana oğul son birkaç günü hep birbirlerine sarılı, birbirlerini gözyaşlarıyla yıkayarak, öpüp koklayarak geçirirler.

Son saatleridir ki, anne Hz. Âmine, yavrusunun Nur Yüzü'nü iki avucu arasına alır; dünyaya veda ediş anlarını, O’nu yaşlı gözlerle seyrederek ve O’na adadığı bir şiiri dillendirerek tamamlar:
“Ey çekilen dehşetli ölüm okundan,
ALLAH'ın lütfu ve yardımı ile yüz deve karşılığında kurtulan kişinin oğlu!
ALLAH seni mübarek ve ebedi kılsın!
Eğer rüyada gördüklerim doğru çıkarsa,
Sen, Celal ve Sonsuz İkram Sahibi tarafından,
Âdem oğullarına, helal ve haramı bildirmek üzere gönderileceksin!
ALLAH, Seni, insanlarla birlikte devam edip gelen putlardan da,
puta tapmaktan da, koruyacak, alıkoyacaktır.
Her canlı, ölür...
Her yeni, eskir...
Her yaşlanan, kocayan, zevâl bulur, yok olur...
Ben de öleceğim.
Fakat sonsuza dek anılacağım.
Çünkü temiz bir oğul doğurdum ve arkamda hayırlı bir hatıra bıraktım.”

Hz. Âmine, Ebva'da vefat eder... Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) altı yaşındadır ve artık ne babası ne de anası vardır. Daha o yaşta anasız ve babasız kalmanın ne demek olduğunu öyle iyi bilir ki, yıllar sonra bile, anasız bir çocuk gördüğünde onun saçlarını arkadan öne doğru ve düzelterek sever; çünkü anneler çocuklarına öyle yaparlar. Babadan yetim kalmış bir çocuk gördüğünde ise önden arkaya doğru ve karıştırarak sever, çünkü babalar çocuklarının başını öyle okşar.

Ve Duha Suresi’nin altıncı Âyeti bu acıklı olaya dairdir: “O (Rabbin) seni yetim bulup da barındırmadı mı?” Ve bu Âyet, onun niçin bu kadar küçük yaşta anasız ve babasız kaldığının hikmetini de anlatmaktadır. O, sadece Alemlerin Rabbi'ne emanet olacaktır. O'ndan başka dayanak, O'ndan başka sığınak, O'ndan başka güvenilecek, tanımayacaktır, tanımamalıdır. İleride yükleneceği görevin ağırlığı ve ciddiyeti bunu gerektirmektedir.

Dadı Ümmü Eymen, küçük Muhammed'i (O’na Binler Selam) kucağına, Hz. Âmine’nin boş kalan devesini de yedeğine alarak Mekke'ye gelir. Hz. Muhammed (O'na Binler Selam), Abdülmuttalib'in ellerine teslim edilir.

Fakat dadının ilgi ve şefkati hep devam eder. Peygamberlik yıllarında da Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Ümmü Eymen'i hiç unutmaz. Sık sık ziyaret eder. Ona, “Anne!” der, “Annem'den sonra annem!” der. Ona her baktığında, “Ümmü Eymen, benim ev halkımdan sağ kalandır!” buyurur.

Sonra aradan yıllar geçer... Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Hudeybiye umresine giderken Ebva köyüne de uğrar, annesinin mezarını ziyaret eder. O sırada yaşı altmışa yakın bir Peygamberdir. Arkadaşları bu ziyareti şöyle anlatırlar: “Mezarın başucuna oturdu. Biz de oturduk. Sonra, oturduğu yerde sallanmaya ve ağlamaya başladı. Biz de ağladık. O kadar ağladı ki, O'nu ne daha önce ve ne de daha sonra hiç bu kadar ağlarken görmedik. Sorduk: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Seni bu kadar ağlatan nedir?” O, cevap verdi: “Anneme duyduğum sevgi ve hasrettir...”

Yüzyıllar sonra, günümüzden bir şair, kutlu anne Âmine'ye şöyle seslenecektir:
“Ey Ebva'da yatan ölü! Bahçende açtı dünyanın en güzel gülü...”

[Resim: ?di=JQBZ]

BAHİRA'NIN YANINDA


Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) on iki yaşındadır. Dede Abdülmuttalib de vefat etmiş ve O'nun bakımı amca Ebu Talib'e kalmıştır. Mekke zenginleri Şam'a gönderilmek üzere bir ticaret kervanı hazırlamışlardır. Kervanın yönetimi Ebu Talib’dedir.

Ebu Talib önce, Hz. Muhammed'i (O'na Binler Selam) “ne olur ne olmaz” diyerek yanında götürmek istemez. Fakat kervan hareket edeceği sırada genç Muhammed (O'na Binler Selam) Ebu Talib'in devesinin yularını yakalar: “Amcacığım!” der, “Beni kime bırakıp da gidiyorsun? Benim ne anam var ne de babam.” Gözyaşlarıyla söylenen bu sözler Ebu Talib'i sarsar. Ve genç Muhammed de kervana katılır.

Kervan, Şam yakınlarında Busra denilen bir Hıristiyan manastırına yaklaşınca, penceresinden kervanı gözlemekte olan manastırın yöneticisi ihtiyar rahip Bahira'nın dikkati bir detaya takılır. Açık gökyüzünde bir tek bulut vardır ve o da kervanla beraber hareket etmekte, belirgin bir biçimde kervanı takip etmektedir.

Bahira, manastırında bulunan ve kendiyle beraber çok az kişinin okumasına müsaade edilen bir kitaba dayanarak, son Peygamber’in gelmek üzere olduğunun bilincindedir. Ve o son Peygamber’in birçok özelliğini de bilmektedir. Heyecanlanır. Her zamankinden farklı olarak, adamlarına derhal kervanı karşılamalarını, onlar için öğle yemeği hazırlamalarını emreder. Ve uzun zamandan beri ilk kez odasından dışarı çıkar, kervanı karşılayanların başına geçer... Hem manastır sakinleri hem de kervandaki Araplar, Bahira'nın bu beklenmeyen ilgisi karşısında şaşırırlar.

Kervan, manastırın karşısındaki bir ağaçlıkta gölgeye çekilir ve herkes öğle yemeği için manastıra gelir. Bahira yemek yiyenlerin arasında dolaşıp dikkatli gözlerle Mekke'den gelen bu Arapları izlemektedir. Fakat aradığı özelliklere sahip birini göremez, canı sıkılır. Tekrar dışarı çıkar ki işte o zaman yeniden heyecanlanır. Çünkü o bulut, kervanın çöktüğü ağaçlığın üzerinde asılı durmaktadır. Hızla yemek salonuna döner: “Aranızda burada bulunmayan kimse var mı?” diye sorar. Mekkeliler: “Bir kişi…” derler, “En gencimizi bekçi olarak kervanın yanında bıraktık.”

Bahira, ısrarla onu da getirmelerini ister. Ve az sonra genç Muhammed de (O'na Binler Selam) yemek sofrasındadır. O’nu gören Bahira’nın bakışları yumuşar, yüzü aydınlanır. Hz. Muhammed'in (O’na Binler Selam) sırtına bakar, Peygamberlik mührünü görür. Yanına oturur: “Sana bazı şeyler soracağım.” der, “Lat ve Uzza putları adına bana doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?” Genç Muhammed'in (O'na Binler Selam) yüzü dalgalanır... Kızmıştır... “Bana Lat'tan ve Uzza'dan söz etme... ALLAH'a yemin olsun ki, dünyada onlardan daha çok nefret ettiğim başka bir şey yoktur.” Bahira, cevaptan memnun olmuştur. İçinden, “Bu, bir!” der. Tekrar sorar: “Peki ALLAH (Şanı En Yüce) adına yemin eder misin?” Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) tebessümle cevap verir: “İşte şimdi ne istersen sor!” Bahira, “Bu, iki!” der.

Bahira, gözlerindeki kırmızılığı sorar. Genç Muhammed (O'na Binler Selam) “Doğduğumdan beri hep böyle.” der. Varan “üç!” olur... Bahira, uykusunun nasıl olduğunu sorar. Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) “Benim gözlerim uyur; ama kalbim uyumaz.” diye cevap verir. Bahira için, “dörtte dörttür.” Sonra amca Ebu Talib'e yönelir: “Bu çocuk senin neyin olur?” der. Ebu Talib, kestirmeden cevap verir: “Oğlumdur.” Bahira itiraz eder: “Hayır! Bu gencin babasının hayatta olmaması gerekir.” Ebu Talib şaşkınlıkla rahibi onaylar: “Evet, ben aslında amcasıyım.”

Mesele, Bahira için kapanmıştır... Ebu Talib'i bir kenara çeker, uyarır: “Senin bu yeğenin beklenen son Peygamber’dir. Ve sen beni dinle, O’nu Şam'a götürme... Çünkü orada benim gördüklerimi görecek Bizanslılar ve Yahudiler olabilir ki, o zaman yeğenini kıskanırlar ve ona kötülük yapmaya kalkışabilirler.”

Uyarı, Ebu Talib üzerinde etkili olur. Kafilesindekilere pazarın, bulundukları yerde, Busra'da kurulmasını emreder. Mallar orada satılır ve Şam'a gitmeden, Mekke'ye dönüş yolculuğu başlar... Son Peygamber, Peygamberliğine bir onay da, Şam topraklarından, bir Hıristiyan rahibinden almıştır.

[Resim: ?di=JQBZ]

ERDEMLİLER BİRLİĞİ (HİLFU'L-FUDÛL)


Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) yirmi yaşındadır. Peygamberlik öncesi yaşamının tam ortasında... Mekke'de “arkası” olmayan hiç kimse için huzur ve güvenlik kalmamıştır. Hele şehre dışarıdan gelen garip bedeviler için...

Bunlardan biri Zübeyd kabilesinden bir gariptir. Mekke'ye biraz mal satmaya gelmiştir... Kötü talih, karşısına Kureyş'in en güçlülerinden ve en zalimlerinden birini, As b. Vail'i çıkarır. Mal satılır; fakat parası ödenmez. Zavallı Zübeydli için her gün As b. Vail'in kapısında “bugün git, yarın gel” nöbetleri başlar. Garip bedevi, en sonunda bu “efendi”den ümidini keser... Ve alacağını tahsil için Kureyş'in en güçlü ve kalabalık boylarını tek tek dolaşmaya başlar. Yardımlarını dilenmektedir... Ne var ki As b. Vail adını duyan herkes sırtını döner. Garip bedevi de son çare olarak bir sabah, tan vakti, Mekke'nin yanındaki Ebu Kubeys tepesinin üzerine çıkar ve uğradığı haksızlığı yana yakıla haykırır...

Bu haykırış, vicdanı ölmemiş Mekkelileri harekete geçirmeye yetmiştir. Yıllardır işlenen bin türlü zulüm ve haksızlık karşısında vicdanları zaten isyan etme noktasında bulunan bu insanlar bir kıvılcım aramaktadır ki, mazlum Zübeydli işte o kıvılcım olur.

İlk harekete geçen, Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib'tir... Ve onu aralarında Hz. Muhammed'in de bulunduğu birçok erdemli Mekkeli takip eder... Onlar, bu hareketi kurumsallaştırmak ve sürekli hale getirmek için en yaşlıları olan Abdullah b. Cûd'an'ın evinde bir araya gelirler. Kılıçları boyunlarında, aynı kabın içine ellerini koyarak yemin ederler: “Artık Mekke'de, Mekkeli ya da yabancı hiçbir garip ve zayıf insana zulmedilemeyecektir.” Ve kendilerine “Hılfu'l – Fudûl” yani “Erdemliler Birliği” denir...

Ve ilk iş, As b. Vail'in kapısına dayanırlar... Ne olduğunu tahmin edebilirsiniz... Kibirli zalim, korkudan titreyen ellerle Zübeydli bedevinin alacağını son kuruşuna kadar öder...

Aradan çok zaman geçmez. Arap çölünden Has'am Kabilesi'nden biri, yanında kızıyla beraber Umre yapmak için Mekke'ye gelmiştir. Kızın adı Katul'dur. Dendiğine göre hiçbir Arap kadını onun kadar güzel değildir. Ama Katul'un güzelliği başına bela olur. Mekke'nin şehvet delisi, güçlü zalimlerinden Nübeyh b. Haccac, Katul'u zorla babasının elinden kopartır ve evine kapar.

Has'amlı zavallı baba çaresizlik içinde, çevresinde bulunanlara yalvarır: “Kızımı bu zalimin elinden kurtaracak yok mu?” Çevresindekiler sadece akıl verir: “Git derdini Hılfu'l – Fudûl'e anlat!” Dertli baba bu kez de ümitsiz bir şekilde tekrar haykırır: “Ey Hılfu'l – Fudûl! Zulüm gördüm. Yetiş.”

Baba, haykırırken ümitsizdir; ama kısa sürede etrafı, kılıçları boyunlarında asılı bir grup gökçe yüzlü yiğit tarafından kuşatılır. O yiğitlerden biri de Hz. Muhammed'dir (O'na Binler Selam). Babanın çağrısına gelen cevap tez ve nettir: “İşte sana yardım geldi! İstediğin nedir?”

Has'amlı baba olanları özetler. “Birlik”, Nübeyh b. Haccac'ın evini kuşatır. İçlerinden biri öne çıkarak ırz düşmanı zalime seslenir: “Ey Nübeyh! O kızın teline dokunanın, canına dokunuruz.” Korku içindeki Nübeyh kapıda belirir ve yalvarır: “Ne olursunuz! Hiç olmazsa bir gece benim olsun.” Hılfu'l – Fudûl'un cevabı kısadır: “Hayır! Sana bir süt sağımı kadar bile izin yok. Derhal kızı teslim et!” Katul, bir teline bile halel gelmemiş olarak babasının kollarına atılır.

Ve sonra Mekke'nin asayişi bu minval üzere devam eder. İslam gelip de mükemmele erene kadar... Aradan kırk sene geçer... Hılfu'l – Fudûl'un genç yiğidi Muhammed (O'na Binler Selam) son Peygamber ve bütün Arap Yarımadası’nın hâkimidir...

Fakat o günleri ve o günlerde verdiği sözü unutmamıştır: “Amcalarımla birlikte, iyi ve temiz insanların kurdukları o birliğe ben de girdim. Bana kızıl tüylü koyunlar verilse bile o birlikten çıkmazdım.” “Abdullah b. Cüd'an'ın evinde yapılan bir ittifakta hazır bulundum. İslamiyet döneminde de o ittifakın gereğini yerine getirmeye çağrılırsam, giderim. Çünkü o insanlar, hakları sahiplerine iade etmek ve zalimin mazluma haksızlık etmesini önlemek için yemin etmişlerdi.”

Peygamberliğine daha yirmi sene vardır; ama Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) yaşadığı toplumda kendini her çeşit haksızlığa ve zulme karşı sorumlu hisseden bir yiğittir.

“Erdemli bir yiğit.”

[Resim: ?di=JQBZ]

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-11-2013 23:36
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
TRTURKA
Çevrimdışı

**********

Yorum Sayısı: 25,232
Üyelik Tarihi: 26-03-2012
Yorum: #2
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S )
ALLAH razi olsun ** süper ve anlamli paylasim tebrikler

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-12-2013 0:46
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
By SeRVeT
Çevrimdışı
Yasaklandı

Yorum Sayısı: -9
Üyelik Tarihi: 27-08-2012
Yorum: #3
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S )
[Resim: ALLAH...png]RAZI OLSUN PAYLASIM ADINA TŞKLER
01-12-2013 9:28
kullanıcının tüm mesajlarını bul
Yeni Yorum Gönder 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI, EFSANE UyGaR 3 1,452 01-12-2013 12:58
Son Yorum: BASKAN 43
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) Biyografisi2 EFSANE UyGaR 2 831 01-12-2013 9:29
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2 EFSANE UyGaR 2 740 01-12-2013 9:27
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3 EFSANE UyGaR 2 852 01-12-2013 9:23
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) "4" EFSANE UyGaR 2 796 01-12-2013 9:21
Son Yorum: By SeRVeT

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi