duyuru Güncel Duyurular!
Flatcast Tasarım Kampanyaları!.... Flatcast Tasarım Detayları!....
bilgi mybb

Konu Bilgileri
Konu Başlığı
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3
Konudaki Cevap Sayısı
2
Konuyu Açan Kişi
EFSANE UyGaR
Görüntülenme Sayısı
1032
Yeni Yorum Gönder 
 
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3
Yazar Konu
EFSANE UyGaR
Çevrimdışı

**********

Yorum Sayısı: 29,121
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #1
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3
[Resim: ?di=MB1C]


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ
السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ
وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَات

De ki: "Ey insanlar, Ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. [Araf Suresi, 158]

[Resim: ?di=Z0VX]

AKABE'DE BİR GECE


Hz. Muhammed'e (S.A.S.) Peygamberlik verileli tam on üç sene olmuştur. On üç uzun yıl boyunca acı, sıkıntı ve işkencenin her türlüsü çekildikten ve hepsinin üzerine bir de Taif günü yaşandıktan sonra İlahi kader, “Bu kadar yeter!” demiştir. Ve Mi'rac'la birlikte makûs talihin döneceğinin ilk belirtileri kendini göstermeye başlamıştır. Bu, ALLAH'ın (C.C.) manevi kanunlarından birine işaret olmak üzere, bir “sıkıntıyla sınav edilme” sürecinin bitmekte ve bir fetih döneminin başlamakta olduğunun işareti olur. Ve arkadan o önemli kırılma noktasının, yani Hicret'in, maddi işareti ve hazırlayıcısı olmak üzere yeni bir olay yaşanır: Akabe heyeti.

Akabe bey’atları iki tanedir. Birincisi, bir sene önce on iki Medinelinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Bu on iki Müslüman, Mekke’den yanlarına aldıkları Mus'ab b. Umeyr'le birlikte bir yıl boyunca Medine'de, İslam için çalışmışlar ve takip eden yıl, hac mevsiminde Mekke'ye yetmiş beş Müslümanla birlikte dönmüşlerdir.

Bayram günlerinden birinin gecesinde, ikisi kadın bu yetmiş beş Müslüman, Mekke yakınlarındaki, adına Akabe denilen küçük tepecikler arasında ALLAH'ın Elçisi (S.A.S.) ile buluşurlar.

Hz. Muhammed'in (S.A.S.) yanında amcası Abbas vardır. Abbas, o gün için putperest olmakla beraber, yeğenine duyduğu sevgi ve şefkat, O’nun güvenliği hakkında titizlenmesine neden olmuştur. Medine’nin bu yeni Müslümanlarına ne ölçüde inanılabileceğini kendi gözleriyle görmek istemiştir. İki taraf birbirine kavuşunca da ilk söz alan Abbas olur: “Ey Medineliler! Doğrusu bildiğiniz gibi, Muhammed, bir Mekkelidir. Ve biz, O’nu, düşmanlarından korumuşuzdur. O, kendi şehrinde onur ve güven içindedir. Sizden başka kimseye de katılmak istemiyor. Eğer siz, Kendisine vaad ettiğiniz şeyleri yerine getireceğinize, O’nu düşmanlarına karşı koruyacağınıza güveniyorsanız, size ve üstlendiğiniz bu sorumluluğa benim bir diyeceğim yoktur. Ama O’nu yanınızda götürdükten sonra, yardımsız bırakıp kendi haline terkedecekseniz, O’nu şimdiden bırakın. Çünkü O, kendi şehrinde ve kendi toplumunda onur ve güvenlik içindedir.”

Abbas'ın sözleri fazla iyimserdir.

Medineliler, Hz. Muhammed'e (S.A.S.) yönelir: “Abbas'ın söylediklerini dinledik. Şimdi de Sen anlat ey ALLAH'ın Elçisi! Kendin için ve Rabbin için bizden neler istiyorsun?”

Hz. Muhammed (S.A.S.) yavaşça ayağa kalkar. Yumuşak bir sesle konuşmaya başlar. Önce bir miktar Kur'an okur. İnsanları yeniden, bir kere daha ALLAH'ın Birliğini kabul etmeye davet eder. Sonra da şöyle buyurur: “İnsanlara iyiliği duyuracak, her çeşit kötülükten onları sakındıracaksınız. Hakkı söylemekte kimseden korkmayacaksınız. ALLAH'ın ve O'nun Elçisinin emirlerine kayıtsız şartsız uyacaksınız. Başka Mü'minleri kendi nefislerinize tercih edeceksiniz. Her işi ehline vereceksiniz ve ehli değilseniz o işe göz dikmeyeceksiniz. Darlıkta da bollukta da ALLAH için harcayacaksınız. Hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeyeceksiniz. Beni, Medine'ye geldiğim zaman, kendi kadınlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi koruyacaksınız ve bütün bunların karşılığında Cennet'i alacaksınız.”

Sözlerini bitirince oturur. Medinelilerin yaşça en küçükleri, Es'ad b. Zürare (AORO) ayağa kalkar: “Ey Medineliler! Beni biraz dinleyin. Biliyorsunuz ki bu insana, ALLAH'ın Elçisi olduğuna inandığınız için, develerin karnını dövüp gelmiş bulunuyorsunuz. O’nu yanımıza alıp götürdüğümüzde de bütün Araplara düşmanlık etmiş olacağız. Yarın öbür gün birçok adamımız bu yolda kurban olacak ve kalanlar da kılıç darbelerine hedef olacak. Eğer siz bütün bunlara dayanabilecekseniz, O’nu alıp götürelim. Yüce ALLAH da bizim sevabımızı verecektir. Eğer bunlara dayanamayacağınızdan korkuyorsanız şimdiden söyleyin de O’nu götürmeyelim. Çünkü bunu peşin olarak söyleyip bu işe hiç kalkışmamak, girişip de işi yarıda bırakmaktan iyidir.”

Benzer bir uyarı da Medineli Abbas b. Ubade'den gelir: “Ey Medineliler! Bu insanla ne üzerine bey'atleştiğinizi biliyor musunuz? Siz, O’nunla, kırmızı ve siyah bütün insanlarla savaşmak üzere bey'atleşiyorsunuz. Eğer mallarınız, üzerine bir felaketin gelmesiyle eksildikleri ve önde gelenleriniz öldürüldükleri zaman, O’nu kendi başına ve yardımsız bırakmayı düşünüyorsanız, bunu şimdiden yapın. ALLAH'a yemin ederim ki, eğer böyle birşey yapacak olursanız, bu, dünya ve ahiretiniz için büyük bir zarardır. Eğer O’nun, sizi davet ettiği İslam uğrunda mallarınızın eksilmesine ve önde gelenlerinizin öldürülmesine rağmen ona vefakârlık edeceğine inanıyorsanız, O’nu tutun. ALLAH adına yemin olsun ki, bu, sizin dünyanızın ve ahiretinizin hayrınadır.”

Her iki uyarı da Hz. Muhammed'i (S.A.S.) ve davasını emniyete almak amacına yöneliktir. Ve Medinelilerin geneli adına ilk cevap Bera b. Ma'rur'dan gelir: Bera, Hz. Muhammed'in elini alır, sımsıkı tutar, gözlerini gözlerinin içine diker. Üzerinden samimiyet ve kararlılık akmaktadır: “Seni hak Peygamber olarak gönderene yemin ederim ki Seni ailelerimizi koruduğumuz gibi koruyacağız. Ey ALLAH'ın Elçisi! Bizimle bey'atleş. Çünkü ALLAH'a yemin olsun ki bizler, savaşın ustalarıyız. Bu, atalarımızdan bize mirastır...”

Bera'nın (AORO) sözleri Ebû'l-Heysem b. et-Teyyihani'nin araya girmesiyle kesilir: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Biz, Sana sahip çıkmakla, Yahudilerle olan bütün bağlarımızı atmış olacağız. Biz böyle yaptıktan sonra, ALLAH seni muzaffer kılarsa, tekrar kendi akrabalarının yanına Mekke'ye döner misin?”

Ebû'l-Heysem'in sorusu Hz. Muhammed'e (S.A.S.) tebessüm ettirir. Fakat hemen ciddileşir ve bütün kararlılığını belli eden tok bir sesle cevap verir: “Hayır! Bu andan itibaren kanınız, kanım olacak. Hareminiz, haremim olacak. Düşmanınız, düşmanım; dostunuz, dostum olacak. Mezarlığınız, mezarlığım olacak... Şu andan itibaren Ben sizdenim siz de Bendensiniz!”

Cevap, Medinelilerde bir duygu patlaması meydana getirir. Yetmiş beş kişi, neredeyse birbirini çiğnercesine bey'at etmek üzere atılırlar.

Bu, öylesine rahmet ve rıza dolu bir andır ki, ortalığı kaplayan çirkin bir çığlık, Hz. Muhammed'den (S.A.S.) başka kimsenin dikkatini çekmez. Kimseyi, o an içinde bulunduğu İman okyanusundan dışarı çıkaramaz. O çirkin ses, Akabe şeytanına aittir ve hırsından avaz avaz bağırmaktadır: “Ey evlerin halkı! O gerilmiş kişi (Hz. Muhammed) sizin bazınızı dininden döndürdü ve sizinle savaşmak üzere bir araya getirdi. Kalkın, uyumayın!”

Hz. Muhammed (S.A.S.): “Bu Akabe şeytanıdır. Beni duyuyor musun ey ALLAH düşmanı? Sıran gelince senin de hesabını göreceğim...”

O gece Akabe'de yaşanan birkaç saatin, Medinelileri nereden alıp nereye götürdüğünü özetleyen en iyi şey, insanlar bey'at işini bitirdikten sonra, Abbas b. Ubade'nin (AORO) Hz. Muahmmed'e (S.A.S.) bir teklifi olur: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Seni hak ile gönderen ALLAH'a yemin olsun ki eğer istersen yarın Mina'da toplanacak olan bütün putperestleri kılıçlarımızla doğrarız!” Hz. Muhammed (S.A.S.) hoşnutlukla elini Abbas'ın omzuna koyar: “Biz, bununla emrolunmadık.”

O gün sabah Mekke'de kendini gösteren şafak, aslında Hicret'in ilk ışıklarını salmaktadır. Medineliler, artık “Ensar”dır. (İslamın yardımcısı)

[Resim: ?di=Z0VX]

HİCRET GÜNLERİ


Akabe bey’atlarıyla açılan Medine yolu, kısa sürede gizlice hicret eden Mekkeli Mü'minlerle dolar. II. Akabe beyatının üzerinden daha üç ay kadar geçmiştir ki Mekke, Müslümanlardan hemen hemen boşalmış gibidir. Hicrete güç yetiremeyen yaşlı ve hasta Mü'minler dışında Mekke'de üç Müslüman kalmıştır: Hz. Muhammed (S.A.S.), Hz. Ebubekir ve Hz. Ali (AORO)

Hz. Muhammed (S.A.S.)'in bir rüyası vardır: “Hicret edeceğimiz yurt, iki kara taşlık arasında sürülmemiş hurmalık bir yer olarak Bana gösterildi. Orasının Yemame veya Hecer olduğunu zannettim. Ama orası Medine imiş...”

Nihayet O'nun hicreti için de ALLAH'tan izin gelir. Bu izin aynı zamanda Kur'an'ın bir Ayeti ve bir duadır: “Ve şöyle de: ‘Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkmamı sağla. Bana, tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.’ (İsra, 80)”

Bu, ALLAH'ın (C.C.) önemli bir kanunudur: "Vermek istemeseydi, istemeyi insanlara şartlarla öğretmezdi." Hz. Muhammed'in (S.A.S.) kalbine önce “Hicret” isteği konmuştur. Sonra da kalbine ve dudaklarına yukarıdaki dua... Ve ALLAH (C.C.) duasını kabul etmiş, Hicret yolu açılmıştır.

Kureyş de olup bitenin farkındadır. Telaşa düşmüştür... İnananların çoğu gitti, Kendisini de elimizden kaçırırsak, kontrolü tamamen kaybetmiş ve Muhammed'i başına buyruk bırakmış oluruz, düşüncesiyle özel bir toplantı düzenlerler. Hz. Muhammed'in (S.A.S.) boyu olan Haşimoğullarını almadıkları bu toplantının, renkli bir siması daha vardır: Necidli bir ihtiyar kılığına girmiş olan şeytan... Toplantıda üç fikir öne çıkar: Hz. Muhammed'i (S.A.S.) müebbet olarak bir yere hapsetmek... Sürgün edip Mekke'den çıkarmak... Öldürmek... Şeytanın da ağırlığını koymasıyla, üçüncü fikir tercih edilir: Öldürmek! Fakat bu da çok şeytanî bir biçimde yerine getirilecektir. Kureyş'i oluşturan beş büyük boydan birer genç savaşçı seçilecek ve katiller, kılıçlarını Hz. Muhammed'e (S.A.S.) aynı anda vuracaktır. Böylelikle kanı bütün Kureyş'e dağılmış olacağından ve Haşimoğulları da bütün Kureyş'i karşılarına alamayacaklarından, ister istemez kendilerine verilecek fidyeye razı olacaklar ve bu sorun da ortadan kalkmış bulunacaktır. Fikir, Ebu Cehil'e aittir.

Hz. Muhammed (S.A.S.) aynı gün Hz. Cebrail (ASÜ) tarafından uyarılır. Kurulan tuzak, bütün ayrıntısıyla Kendisine aktarılır, ne yapması ve nasıl davranması gerektiği de öğretilir. Durum, Kur'an'da kendisine yer bulur: “Kâfirlerin Seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut da Seni yurdundan çıkarmaları için, Sana tuzak kurduklarını hatırla! Onlar Sana tuzak kurarlarken, ALLAH da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. ALLAH, tuzakları bozanların en hayırlısıdır.” (Enfal, 30)

Hicret günü öğle vakti, âdetinin aksine, Hz. Muhammed (S.A.S.), Hz. Ebubekir'in (AORO) evine gelir. Hicret izninin çıktığını ve kendisinin de beraber geleceğini söyler. O anı anlatırken, Hz. Aişe: “Ebubekir haberi duyunca sevincinden ağladı ve ben de o ana kadar bir erkeğin sevincinden ağladığını hiç görmedim.” diyecektir. Hz. Ebubekir, bu iş için özel olarak satın aldığı ve dört aydan beridir de itina ile beslemekte olduğu iki deveden birini Peygamberine sunar... Hz. Muhammed (S.A.S.) ise, parasını ödemek şartıyla kabul eder. Abdullah b. Ureykıt isminde putperest, fakat kişiliği sağlam ve güvenilir bir rehber kiralarlar. Hz. Muhammed (S.A.S.) bu davranışıyla bize, “İhtiyacınız varsa, dininizden olmasa bile, kişiliğinden emin olduğunuz insanların hizmetinden yararlanabilirsiniz, tabii inisiyatif sizde olmak şartıyla.” dersini vermektedir.

O gün, Peygamberliğin on üçüncü yılının Rebiülevvel ayından bir pazartesi günüdür.

Hz. Muhammed (S.A.S.) gecenin erken saatlerinde, ilk iş olarak yanına Hz. Ali'yi de alarak Kâbe'ye gider. Kâbe civarında kimseler yoktur. Hicret faaliyetinin ilk adımı olarak, manevi bir sebep yerine getirilecek, bugün için de anlamını idrak etmekten âciz olduğumuz ledünni bir işlem yapılacaktır.

Önce, Hz. Ali'ye (AORO) çömelmesini emreder ve onun omzuna basar. Hz. Ali o anı anlatırken: “Birden gücüm kuvvetim gitti... Dünya bütün ağırlığıyla üzerime çöküyor sandım.” diyecektir. “O ağırlığı”, Hz. Ali bile kaldıramamıştır. Sonra, Hz. Muhammed (S.A.S.) çömelir ve Hz. Ali (AORO) O’nun omuzlarına basar. Bu anı anlatırken de: “Bana öyle bir güç geldi ki, istesem semanın ufuklarına ulaşabileceğimi hissettim.” diyecektir. Kâbe'nin üstüne tırmanan Hz. Ali, orada duran, tunçtan yapılmış bir putu yerinden oynatıp aşağı atar. Put, paramparça olur.

Hicret'in ilk adımı atılmıştır.

Hz. Ali (AORO), Peygamberinin cübbesine bürünerek, onun yatağına uzanır. Ve O’nun tarafından da emniyete kavuşturulur. Hz. Muhammed: “Rahat ol ey Ali!” der, “Bu gece sana hoşlanmayacağın hiçbir şey olmayacaktır.”

Bu arada evin etrafı beşi katil, on ikisi kışkırtıcı olmak üzere on yedi Kureyşli tarafından kuşatılır. Kışkırtıcıların arasında Ebu Cehil ve Ebu Leheb de vardır. Hz. Muhammed (S.A.S.), Yasin Suresi’nin ilk Ayetlerini okuyarak evden çıkar: “Yâ, Sîn. Muhkem olan Kur'an hakkı için. Gerçekten Sen, doğru yol üzerine gönderilmiş Peygamberlerdensin. Kur'an, güçlü ve çok merhametli olan ALLAH'ın indirmesidir. Onunla, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içerisinde kalmış bir toplumu uyarasın diye indirilmiştir. And olsun ki azap, çoğunun aleyhine gerçekleşmiştir. Artık onlar iman etmezler. Biz, onların boyunlarına birtakım kelepçeler taktık. O halkalar çenelere kadar dayanmıştır. Onun için kafaları yukarıya kalkıktır. Yine Biz, önlerinden bir sed, arkalarından da bir sed çektik. Ve gözlerini perdeledik; artık göremezler…” (Yasin, 1-9)

Hz. Muhammed (S.A.S.) bu sırada evi kuşatanların başlarına toprak serpmektedir. Ve o gece orada başına toprak dökülenlerin hepsi – Ebu Leheb hariç – Bedir'de can verecektir.

Hz. Muhammed (S.A.S.) hızla Hz. Ebubekir'in (AORO) evine gider. Vakit, gece yarısını geçmiştir. Evin arkasındaki küçük kapıdan çıkarlar. Bu sırada Hz. Muhammed, dudaklarında bir dua, kalbiyle Rabbine yönelmiş haldedir: “Ben hiçbir şey değilken beni yaratan ALLAH'a hamdolsun. ALLAH'ım! Dünyanın zorluklarına karşı bana yardım et. Zamanın kötülüklerine, günlerin ve gecelerin musibetlerine karşı bana yardımcı ol. ALLAH'ım! Yolculuğumda benimle beraber ol. Ailemi gözet. Bana rızık olarak verdiğin şeyleri bereketli kıl. Beni, Kendine itaatkâr kıl. İyi ahlak üzere beni dosdoğru kıl. Beni, Kendine sevdir. İnsanların insafına bırakma beni. Ey güçsüzlerin Rabbi ! Sen ,benim Rabbimsin. Senin göklerle yeri aydınlatan yüce Zatına sığınırım. O Zatın ki, karanlıklar Kendisiyle aydınlanmış, öncekilerle sonrakilerin işi, O’nun sayesinde düzelmiştir. Beni gazabına uğratma. Öfkeni üzerime indirme. Nimetinin ortadan kalkmasından, intikamının aniden üzerime gelmesinden, afiyetini üzerimden gidermenden ve bütün gazaplarından Sana sığınırım. Şikâyetim Sanadır. Yapabileceklerimin en hayırlısı, benim yanımdadır. Güç ve kuvvet, ancak Seninledir.”

Hedefleri, Mekke'nin sekiz km. dışında ve Yemen istikametinde bulunan Sevr mağarasıdır.

Yürürlerken Hz.Ebubekir, bazen telaşlı tavırlarla öne geçer, bazen de Hz.Muhammed'den (O'na Binler Selam) geriye kalırdı... Hz.Muhammed sebebini sorar. O, cevap verir: “Ey ALLAH'ın Elçisi ! Senin belki de şu anlarda putperestler tarafından arandığını düşündükçe arkanda, gözetlendiğini düşündükçe de önünde yürüyorum.”

Bu arada sabah olmak üzeredir. Hz.Muhammed'in (O'na Binler Selam) evini kuşatmış bulunan Kureyşliler ise başlarına serpilen o sihirli toprağın etkisiyle gözleri açık uyumaya devam ederler. En sonunda başka biri yanlarına gelene kadar. O gelen: “ALLAH belanızı versin !” der, “Ne yapıyorsunuz ? Bu haliniz nedir böyle ?” Ve işte o zaman silkinip kendilerine gelirler. Evi basarlar; ama karşılarına Hz.Ali çıkar. “Av” ellerinden kaçmıştır.

Başlarında Ebu Cehil, hışımla Hz.Ebubekir'in evine giderler. Kapıya Hz.Ebubekir'in (Allah Ondan Razı Olsun) büyük kızı Hz.Esma çıkar. “Baban nerede?” sorusuna “Bilmiyorum !” cevabını verince, Ebu Cehil’den öyle bir tokat yer ki, küpesi yere düşer.

Kureyş lav püskürmektedir. Derhal iz sürücüler kiralanır, arama grupları oluşturulur ve bölük bölük Mekke'nin etrafı taranmaya başlanır. Bu arada Hz.Muhammed ile Hz.Ebubekir'in başlarına, yüzer deve ödül konur. Develerin yarısı tek başına Ebu Cehil’dendir.

Sabahın erken saatlerinde Hz.Muhammed (O'na Binler Selam) ve arkadaşı Sevr dağının eteklerine gelmiştir. Fakat yolda daha az iz bırakmak için o sekiz km.yi parmak uçlarına basarak gelmiş olan Hz.Muhammed'in ( O'na Binler Selam) ayakları yara olmuştur ve artık yürüyemeyecek haldedir. Hz.Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) tarafından sırta alınır ve mağaraya kadar öyle çıkar. Sonra mağaradan içeri girerler. Az sonra da iz sürücülerin rehberliğindeki Kureyşli putperestler, dağın eteğine gelmiştir. İz sürücüleri, “İzler burada bitiyor.” der. “Olsa olsa, şu mağarada olabilirler”. Parmağın gösterdiği mağara, doğru adrestir. O an, nefesler tutulur. Sebepler biter. Sebeplerin bitmesiyle birlikte her şeyin gerçek ve biricik Sahibinin tedbiri zuhur eder. Hz.Muhammed'le (O'na Binler Selam) Hz.Ebubekir'i konuk eden mağaranın ağzı, bir örümcek tarafından hızla örülür. Mağaranın önünde bir çift yaban güverciniyle onlara ait yumurtalar beliriverir. Bir de küçük ağaç yeşerir. Ve bu kadarı, pürsilah Kureyşlileri durdurup mağlup etmeye yeter. Hep sebeplere takılı kalmaya alıştıkları için, önden gidenler geridekilere seslenir: “Burada öyle kalın bir örümcek ağı var ki, Muhammed daha doğmadan örülmüş gibidir. Ayrıca güvercinler de var. İçerde insan olsaydı, bunlar da burada duramaz, uçup giderlerdi. Tehlike, burunlarının ucuna kadar gelir ve orada durur. Kureyşlilerin içlerinde en akıllıları yine de Ebu Cehildir: “Vallahi” der, “Ben öyle sanıyorum ki, O, buralarda bir yerdedir. Ama, yine sihriyle gözlerimizi bağladı. Bizi kendisine karşı kör etti.”

Ve bu sırada, az ötedeki Ebubekir'de (AORO) heyecan son haddine varmıştır: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Ben öldürülürsem ne olur ki? Nihayet, bir tek kişiyim; ölür giderim. Ama Sana bir şey olursa, o zaman bir Ümmet helak oldu demektir.” “Korkma ey Ebubekir! ALLAH bizimle beraberdir.”

Bir ara Hz. Ebubekir (AORO) putperestlerin ayaklarının, başlarının hemen üstünde olduğunu görür ve korku içinde Efendisi'ne (S.A.S.) fısıldar: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Şu an ayaklarının ucuna bakacak olurlarsa bizi görürler.”

Efendisi ve Efendimiz (S.A.S.) ise alabildiğine rahattır: “Ey Ebubekir! O iki kişi hakkındaki zannın nedir ki, üçüncüleri ALLAH' tır!”

Putperestler, ayaklarının ucuna bakmazlar.

Ve mağarada geçen o anlar için, yıllar sonra Hz. Ömer, “Ebubekir'in o mağaradaki hali için bütün amelimi ve bütün sevaplarımı verirdim.” diyecek, Efendisi için taşıdığı korku, Ebubekir'i “mağarada iki kişiden biri” yaparak Kur'an'da da anılmasını sağlayacaktır: “Siz ona yardım etmezseniz de, ALLAH ona yardım etti. Hani inkâr edenler onu yurdundan çıkardıklarında, mağaradaki iki kişiden biri olarak arkadaşına: ‘Üzülme! ALLAH bizimle beraberdir.’ diyordu. Bunun üzerine ALLAH, ona huzur veren emniyetini indirdi. Onu, sizin göremeyeceğiniz bir ordu ile destekledi ve inkârcıların sözünü alçalttı. Yüce olan ancak ALLAH'ın sözüdür. ALLAH, Azîzdir, Hakîmdir.” (Tevbe, 40)

Mağarada üç gün kalırlar. Bu süre içinde Hz. Ebubekir'in (AORO) oğlu Abdullah, akşamları yanlarına gelip onlara, Mekke'den yeni haberler ve yiyecek getirir. Hz. Ebubekir'in çobanı Amir b. Füheyre, koyun sürülerini o civarda otlatıp Abdullah'ın ayak izlerini belirsizleştirir. Ve üç günün sonunda, Kureyşlilerin galeyanı yatışmaya yüz tuttuğu sırada, rehber Abdullah b. Uraykıt develerle çıkagelir. Artık şaşırtma harekâtı bitmek ve gerçek yolculuk başlamak üzeredir.

Hz. Muhammed (S.A.S.), ALLAH'ın (C.C.) Peygamberi olmasına ve bütün bu sıkıntılara ALLAH için katlanmasına aldanıp ALLAH tarafından olağanüstü bir biçimde korunma beklentisine girmemiş, imkânın elverdiği bütün korunma önlemlerine başvurmuştur. Ancak, onların önlemlerinin de yetersiz kaldığı durumlarda ALLAH (C.C.) sonsuz kudretiyle devreye girmiş ve onları bazen bir örümcek, bazen bir çift güvercinle koruyarak esenlikte kalmalarını sağlamıştır ki bu muamelede, Mü'minler için, kıyamet kopuncaya kadar çok değerli dersler ve ibretler gizlenmiştir.

Rehber Abdullah'ın getirdiği, Hz. Ebubekir'e (AORO) ait iki deveden birine bineceği sırada, Hz. Muhammed (S.A.S.) durur: “Ben parasını ödemediğim bir deveye binmem.” der. Hz. Ebubekir o deveyi kaça aldığını söylemek zorunda kalır ve Hz. Muhammed (S.A.S.) ona ücretini öder. Sonra yolculuk başlar.

En sıkışık olduğu anda bile prensiplerinden ve ahlakiliğinden taviz vermemektedir.

Sahil yoluna sapıp Mekke'nin çevresinden dolaşarak develerinin burunlarını Medine yönüne çevirirler. On günden uzun sürecek bir yolculuk başlamıştır.

Hz. Muhammed (S.A.S.) baba ocağı, anavatanı Mekke’sini uzaktan nemli gözlerle son bir kez süzer: “Vallahi, biliyorum ki sen, hiç şüphesiz, ALLAH' ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve ALLAH' a en sevgili olanısın. Eğer senin halkın beni senden çıkarmamış olsalardı, çıkmazdım!” der.

Hz. Ebubekir'in söyledikleri ise onun sözlerini tamamlar niteliktedir: “İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn! Onlar, ALLAH'ın Elçisini çıkardı. Hiç şüphesiz kendileri de helak olacaklardır.”

Sonra hiç durmadan bir gün bir gece ve ertesi gün kuşluk vaktine kadar yol alırlar.

Yorgundurlar. Nihayet bir kayanın gölgesinde mola verirler. Hz. Ebubekir, yeri düzeltip bir post serer ve: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Sen biraz uyu, dinlen.” der. “Ben senin için etrafa göz kulak olurum.”

Sonra o civarda koyunlarını otlatmakta olan bir çobandan süt satın alır. Uyanınca, Peygamberine ikram eder. Dinlendikten sonra yeniden yola koyulurlar.

Yol boyunca uzaktan insanlara rastladıkça, Hz. Muhammed (S.A.S.) öne geçmektedir. Hz. Ebubekir (AORO) bu bölgelerden sürekli Şam'a ticaret seferleri yaptığı için, tanınan bir simadır. İnsanlar onu gördükçe sorarlar: “Ey Ebubekir! Bu önündeki kimdir?” O cevaplar: “Rehberimdir. Bana yol gösteriyor.”

Böyle bir anda bile doğruluktan ve ahlakilikten taviz verilmez.

Ve yolları üzerinde Ümmü Mabed'in kulübesine uğrarlar. Ümmü Ma'bed yolculara yiyecek ve içecek ikram etmesiyle tanınmış, hayır sahibi, saliha bir kadındır. Fakat son zamanlardaki kıtlığın etkisiyle o gün elinde onlara ikram edebileceği hiçbir şey yoktur. Hz. Muhammed (S.A.S.) kenarda duran, bir deri bir kemik kalmış, sütsüz bir koyunu gösterir. Ümmü Ma'bed: “O, meraya bile çıkamadı.” der, “Ölmek üzeredir.”

Hz. Muhammed (S.A.S.) buna rağmen izin ister. Koyunun memelerini besmeleyle eline alır, sağmaya başlar. Ve bir mucize daha yaşanır. Koyunun memelerinin altındaki kap sütle dolar. Başta Ümmü Mabed, herkes şaşkınlık içindedir. Hz. Muhammed (S.A.S.) sütü önce Ümmü Mabed ve çocuklarına sunar, onlar tevazuyla: “Önce siz içseydiniz!” derler.

Fakat O, kabul etmez ve bu arada Sünneti'ne yeni bir ölçü koyar: “Bir içecek ikram eden, ondan en son içer.”

Ve o kap, koyunun sütüyle defalarca doldurulur. Herkes doyar, en son da Kendisi içer. Ümmü Mabed'e, içtikleri sütün parasını da ödeyerek oradan ayrılır, yollarına devam ederler. O koyun ise o günden itibaren daha yirmi sekiz yıl yaşar. Her gün bol bol süt verir. Çölde şöhret olur.

Ümmü Ma'bed, akşam sürüyü meradan getiren kocasına, O'nu şöyle tarif edecektir: “Son derece güzel yüzlü, beyaz tenli, gayet güzel yaratılışlı ve denk endamlı. Göbekli değil, küçük başlı ve ince boyunlu da değil. Görünüşünde ve yaratılışında hiçbir kusur yok! Sesi de tatlı ve güzel. Sakalı sık, kaşları ince ve gözleri büyükçe. Konuştuğu zaman bütün varlığını bir güzellik kaplıyor. Konuşmadığı zaman da vakarla dolu bulunuyor. Kısacası, ister uzaktan bak, ister yakından, bütün insanların hem en güzeli, hem de en vakarlı ve heybetlisi. Konuşmasında da hiçbir açık vermiyor; yersiz, manasız hiçbir şey söylemiyor. Gayet açık ve seçik konuşuyor. Kelimeler, ağzından sanki inci taneleri gibi dökülüyor. Boyu ne uzun, ne kısa, orta boylu biri. Gözleri iri. Ağız ve burnu da son derece güzel mi güzel! Nasıl dilemişse O’nu öyle yaratmış Dest-i Ezel. Arkadaşlarının kendisine bağlılığı ve saygısı da ne kadar güzel.”

Ebu Ma’bed, kimden bahsedildiğini anlar: “Vallahi anlattığın bu kişi Kureyş’in içinden çıkan ve Peygamber olduğu söylenen kişidir.”

Ve bir gün yolları Süraka b. Cüş’üm isminde bir iz sürücü tarafından kesilir. Süraka, iki yüz develik ödülün peşindedir. Kendi kabilesinden birinin haber vermesiyle arkalarına düşer ve kısa zamanda onları yakalar. İki yüz deveye sahip olmuş gibi hisseder kendini, çok sevinir… Fakat o sırada Süraka’nın yaşayıp da şaşıracağı bazı olaylar vardır…

Atını hışımla Hz. Muhammed (S.A.S.) ile Hz. Ebubekir’in (AORO) üzerine sürer… Birden atın ön ayakları çöl kumuna saplanır. Havaya bir duman yükselir. Süraka da yere kapaklanır. Süraka ne olup bittiğini anlamamıştır. Süraka’nın anlamadığı, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) anında kabul gören duasıdır: “ALLAH’ım! Şuna karşı dilediğin şeyle bize yardım et! Onun şerrini üzerimizden defet!”

Süraka düştüğü yerden hızla doğrulur. Tekrar atına atlar. Tekrar hamle yapar. Ve at biraz koşmuştur ki aynı şeyler bir kez daha yaşanır. Atın ayaklarının kuma gömülmesi, göğe yükselen toz ve baş üstü yere çakılan Süraka...

Sonra üçüncü bir hamle daha... Ve aynı şeylerin yeni baştan yaşanması. Fakat bu kez atın ayakları çöl kumundan kurtulamaz ve Süraka âcizliğini anlayıp korkuya kapılır, teslim olur: “El-aman! Ben, Süraka b. Cüş’üm’üm. Bana bakın, sizinle konuşmak istiyorum. ALLAH’a yemin olsun ki benden size hiçbir zarar gelmeyecektir. Ey Muhammed! Anladım ki bu, Senin işindir. Dua et! ALLAH beni içinde bulunduğum şu durumdan çıkarsın. Yemin olsun ki ben, sizi takip eden diğerlerini şaşırtacağım. Al! Bu okumu da Sana veriyorum. Filan ve filan yerlerdeki deve sürülerime gidin, onların çobanlarına bu okumu gösterin ve o develerden dilediklerinizi alın.”

Hz. Muhammed’in (S.A.S.) cevabı net ve kısadır. “Bizim ne deveye ne de davara ihtiyacımız var.” Sonra dua eder, Süraka’nın atı kurtulur. Ve ona emreder: “Arkamızdan gelenleri geri çevir!”

Ve Süraka emrin gereğini harfiyen yerine getirir. Sabah düşman olan iz sürücü, akşama varmadan gönüllü bir muhafız, itaatkâr bir asker olmuştur. Gelenleri geri çevirir. Hz. Muhammed (S.A.S.) ve arkadaşlarının yol emniyetini güvenceye alır.

Bütün bu olup bitenler içinde, Süraka’nın dikkatini bir şey çeker: Hz. Muhammed ve yol arkadaşlarının üzerine hamle üzerine hamle yaptığı sıralarda Hz. Ebubekir (AORO) sürekli dönüp geriye bakmakta, bazen, “Peygamberin başına bir şey gelir mi?” endişesiyle ağlamaktadır. Fakat, Hz. Muhammed (S.A.S.) o sıralarda bir kez bile dönüp geriye bakmamış ve sakince Kur’an okumayı sürdürerek yoluna devam etmiştir.

Süraka, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) yanından ayrılmadan bir de müjde alır: “Ey Süraka!” denir kendisine, “Sen, Kisra’nın bileziklerini koluna, kemerini beline, tacını da başına takınacağın gün nasıl olacaksın?” Sözü edilen, dünyanın en güçlü devletinin imparatorudur. Süraka şaşırır: “Krallar kralı, Kisra b. Hürmüz mü?” Hz. Muhammed (S.A.S.) cevaplar: “Evet!”

Bütün bunları vaat eden kişi ise Mekke’de can güvenliği kalmamış ve o yüzden de Medine’ye Hicret etmek zorunda kalmış bir insandır. O gün Süraka, kendisine yapılan vaadin gerçekliğine ne ölçüde inanır bilinmez ama, tarih Hz. Muhammed’i haklı çıkartır.

Aradan on beş yirmi sene geçer. Hz. Ömer (AORO) döneminde İran fethedilir, Sasani İmparatorluğu yıkılır ve Kisra’nın eşyaları İslam başkenti Medine’ye gönderilir. Olayı bilen Halife Ömer (AORO) Süraka’yı çağırtır ve önce Peygamberinin sözünü yerine getirir, sonra da : “Ey Süraka!” der, “Ellerini kaldırıp ‘ALLAH ü Ekber ve ALLAH’a hamd olsun’ de ki, O, bunları, ‘Ben insanların Rabbiyim!’ diyen Kisra’dan çıkartıp Süraka isminde bu bedeviye giydirdi.”

Artık Medine’ye yaklaşılmıştır. Cuhfe denilen yerdedirler. Hz. Cebrail (ASÜ) gelip Hz. Muhammed’e sorar: “Mekke’yi özlüyor musun?” O’nun gözleri nemlenir: “Evet!”

Bu “Evet” in cevabı ise ALLAH’tan (C.C.) gelir: “Rasûlüm! Kur’an’ı sana farz kılan, elbette seni dönülecek yere döndürecektir.” (Kasas, 85) ALLAH’ın (C.C.) sözü, sekiz sene sonra gerçek olacaktır.

Bu arada putperest bir çoban tarafından görülürler. Çoban heyecanla Mekke’ye gider. İhbarını yapıp develere kavuşmak için can atmaktadır... Fakat Mekke’den içeri adımını attığı an, hafızasının o bölümü silinir, oraya niçin geldiğini bir türlü hatırlayamaz. Günlerce şaşkın şaşkın dolaşır... Tâ ki Hz. Muhammed’le (S.A.S.) Hz. Ebubekir (AORO) sağ salim Medine’ye varıncaya kadar, o zaman hain çobanın hafızası çözülür: “Tamam” der, “Şimdi hatırladım! Muhammed’le arkadaşı çölde Medine’ye doğru gidiyorlardı...”

Hz. Muhammed (S.A.S.) ve arkadaşının Medine’ye girdikleri günü daha sonra Peygamberin hizmetçiliğini yapacak olan Enes b. Malik şöyle anlatır: “Öyle bir gün ki, o günde Hz. Muhammed Medine’ye girdi ve ben o günden daha güzel, daha mutlu, daha aydınlık ve daha şerefli bir gün görmedim.”

O gün öğle saatlerinde Medine’den içeri girmekte olan Hz. Muhammed (S.A.S.) ve Hz. Ebubekir’i (AORO) yüzlerce Medineli çocuğun hep bir ağızdan söyledikleri bir “hoş geldin ilahisi” karşılar:

“Veda dağından üzerimize dolunay doğdu.
ALLAH’a çağıran bir davetçimiz olduğu için,
Şükretmek bizlere vacip oldu.
Ey bize içimizden gönderilen Elçi,
Sen itaat edilmesi gereken bir davetle geldin.
Geldin de Medine’ye şeref verdin.
Ey davetçilerin en hayırlısı, hoş geldin!”

[Resim: ?di=Z0VX]

EYYÜB SULTAN’IN EVİNDE


Hz. Muhammed’in Medine’deki ilk ayları, misafir olarak Ebu Eyyüb’ün (RA) evinde geçer. Bizim deyimimizle Eyyüb Sultan’ın... Ev iki katlıdır...

“O’nun ziyaretine gelenlere kolaylık olsun” düşüncesiyle Ebu Eyyüb ve eşi, ilk gece üst kata taşınırlar... Onlar için uykusuz bir gece olur bu... Su testileri kırılır... Damlalar alt katta “En Sevgili”nin üzerine düşüp de rahatsız etmesin diye yorganlarını, yere dökülen suyun üstüne atarlar... Ve soğuk çöl gecesini, sabaha kadar birbirlerine sokulup ısınmaya çalışırken, titreyerek geçirirler... Fakat Ebu Eyyüb ve eşine rahatsızlık veren bir neden daha vardır ki, onun yanında gecenin soğuğu hafif kalmaktadır. Derler ki: “Nasıl olur? Cebrail’in (AS) kendisine vahiy getirdiği insan, kendi tercihiyle de olsa, altta ve bizler O’nun üstündeyiz.”

Sabahı zor ederler... Sabah erkenden boyunları bükük, mahzun, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) karşısına dikilirler. Düşüncelerini, hüzünlerini, isteklerini anlatırlar. Hz. Muhammed (S.A.S.) sessiz bir tebessümle dinler. Usulca toparlanır, üst kata taşınır.

Ebu Eyyüb ve hanımı, sonraki günlerde her akşam, O’nun için hazırladıkları yemek birazı yenmiş olarak iade edilince, tabağın üzerine eğilirler; dikkatle O’nun parmak izlerinin olduğu yerden yemeye çalışırlar. Çünkü O’nun Aşkı bütün benliklerini sarmıştır. Fakat bir gece, içine sarmısak da konarak hazırlanmış bir yemeğin aynen iade edildiğini görmek, ikisini de hüzünlendirir. “Ey ALLAH’ın Elçisi…” derler, “Bilmeden, yemekte bir kusur mu yaptık? Hiç yememişsiniz!” “Hayır!” diyerek cevap verir. “Ben, yanıma gelen melekleri rahatsız etmemek için sarmısak yemiyorum.” Ebu Eyyüb yemin eder, O’nun sevgisi için, ölünceye kadar bir daha sarmısak yemez.

[Resim: ?di=M3XY]

MESCİD'İN İNŞASI


O'nun devesinin Ebu Eyyub'ün evinin önünde çöktüğü yer, Sehl ve Süheyl isimli iki Medineli kardeşe ait bir arsadır. İkisi de yetimdir. İkisi de Müslümandır. Hz. Muhammed (S.A.S.) Medine'deki mescidini inşa etmek için bu kardeşlerden, arsalarını Kendisine satmalarını ister. Sehl ve Süheyl isimli bu iki delikanlı heyecanla: “Ey ALLAH'ın Elçisi!” derler, “Bizim arsamız satılık değil. Onu ALLAH rızası için bağışlıyoruz. Nasıl istersen öyle kullan!”

O, kabul etmez. Her iki taraf da ısrar eder. Sonuçta Hz. Muhammed (S.A.S.) galip gelir. Kardeşler, Hz. Ebubekir (AORO) tarafından ödenen on miskal altını, istemeye istemeye almak zorunda kalırlar.

Ve sonra hızla inşaata başlanır. Güneşte kurutulmuş kerpiçler, neşe içindeki sahabilerin omuzlarındadır... Duvarlar süratle yükselir. Mekkelisi, Medinelisi bütün Mü'minler, emeklerini, yüreklerini bir araya getirmişler kendi mescitlerini, Peygamberlerinin mescidini, Dinlerinin merkezini inşa etmektedirler.

Bu yoğun neşe ve mutluluk havası, kerpiç taşıma esnasında okunan karşılıklı şiirlerle, inşaat alanını adeta bir bayram yerine çevirir.

Ve bu “bayram yerinde” en çok çalışanlardan biri Hz. Muhammed'dir (S.A.S.)... “ALLAH'ın Sevgilisi”dir... Peygamberlerin en büyüğüdür... Yaşı elli üçtür... Ve omuzlarında bir kerpiçle ashabının içindedir.

Ve bu “bayram yerinde” söylenen şiirlerin en güzeli de O’na aittir...

“Ey Rabbimiz! Taşıdığımız şu yük
Hayber'in yükünden daha hayırlı, daha temiz...
Ya Rab! Hayır, ancak ahiret hayrıdır.
Sen, Muhacir ve Ensar'a yardım et!”

[Resim: ?di=M3XY]

SELAMOĞLU ABDULLAH'IN GÜNÜ


Abdullah b. Selam, Medineli Yahudilerdendir. Onların içinde Yahudiliği ve Tevrat'ı en iyi bilen, en saygın olanlarından biri. Ve yıllardan beridir “Peygamberlerin Sonuncusu” nu hasretle, heyecanla gözleyenlerden biri... Nihayet bir gün, O’nun Ebu Eyyub'un evine indiğini öğrenir. Hızla yola koyulur, kısa sürede evin eşiğine varır, orada durur, içeri bakar.

O, odanın köşesinde oturmuş ve etrafını sarmış olanlara anlatmaktadır: “Ey insanlar! Açları doyurun. Cömert olun. Aranızda selamı yayın. Akrabaya sahip çıkın, onları gözetin. Gece herkes uyurken, siz kalkın ihlas ile namaz kılın. Böylelikle neşe ve esenlik içinde Rabbinizin Cenneti’ne girin!”

Evin eşiğinde ayakta durduğu o birkaç saniyede gördüğü manzara ve o birkaç saniyede duydukları, Abdullah b. Selam'a yeter. Kelime-i Şehadet getirir. Müslüman olur.

Bir Tevrat âliminin bu kadar hızlı dinini değiştirmesi, bazılarında büyük bir meraka yol açar: “Ey Abdullah!” derler, “Sana dinini bu kadar hızlı terk ettiren şey ne oldu?” Onun cevabı, bütün tarihe şapka çıkartacak türdendir: “Böyle bir simada yalan olmaz. Eğer, 'Ben Peygamberim!' diyorsa, öyledir!”

[Resim: ?di=M3XY]

BEDİR, EY BEDİR!..


Hicretin üzerinden iki sene geçmiştir. Kureyş'in liderlerinden Ebu Süfyan'ın, bin develik bir ticaret kervanıyla Şam'dan Mekke'ye doğru yola çıktığı duyulur... Medine'deki Müslümanlar hızla hazırlanır... Hedef, muhacirlerin, Kureyş tarafından yağmalanan mallarına karşılık, Şam kervanıdır. Fakat Müslümanların bu niyetle Medine'den yola çıktıkları da Mekke'de duyulur... Kureyş eşrafının malları ise canlarından çok daha değerlidir. Haber, Mekke'de bomba etkisi yapar. Ve bu etkiyi, panik boyutlarına taşıyan bir olay daha yaşanır.

Hz. Muhammed'in (S.A.S.) halası Atike, “Muhammed yola çıktı.” haberinin Mekke'ye gelişinden birkaç gün önce bir rüya görmüştür: “Devesinin üzerinde giden bir süvari, sesi çıktığı kadar haykırdı: ‘Ey zalimler! Üç gün içinde, öleceğiniz yerlere gidin!’ İnsanlar etrafına toplandılar. Sonra o, Kâbe'ye girdi. İnsanlar da peşinden... Sonra o, Kâbe'de de aynı şekilde bağırdı: ‘Ey zalimler! Üç gün içinde, öleceğiniz yerlere gidin!’ Sonra devesi ile beraber Ebu Kubeys dağının zirvesinde göründü. Ve tekrar aynı şeyleri haykırdı: ‘Ey zalimler! Üç gün içinde, öleceğiniz yerlere gidin!’ Ve Ebu Kubeys dağından bir kaya parçasını Mekke'nin üzerine doğru yuvarladı. Kaya, dağın eteğini yarılamışken dağıldı... Dağılan parçalardan her biri Mekke'nin bir evine isabet etti. Öyle ki isabet almayan hiçbir ev kalmadı.”

Ebu Süfyan'ın, kervana yardım etmesi için Mekke'ye gönderdiği ulak, rüyadan tam üç gün sonra şehirden içeri girer. Ve aynen rüyada olduğu gibi devesinin üzerinde ağlayıp dövünerek yardım ister. O an için çok fazla kimse farkında değildir; ama bu yardım çağrısı bir ölüm davetidir, tıpkı rüyada olduğu gibi.

Mekke bütün varını ortaya koyar. Eli silah tutan herkes yardım kuvvetine katılır. Sadece bir kişi bizzat iştirak etmez, yerine kiralık bir savaşçı gönderir. Bu kaçak, Hz. Muhammed'in (S.A.S.) amcası, Cehennemlik Ebu Leheb'tir. Bir diğeri daha vardır. Bin türlü dereden su getirir, sefere katılmak istemez. Bu da, Kureyş'in en zalimlerinden, Bilal-i Habeşi'nin belalı efendisi Ümeyye b. Halef'tir. Fakat en sonunda Ebu Cehil'in ısrarlarına ve başka bir kışkırtıcının kendisine kadın kokusu göndererek yaptığı aşağılamaya dayanamaz, o da katılır. Ümeyye'nin korkusu, daha önce Medine'den gelmiş birinin, Hz. Muhammed (S.A.S.) tarafından Ümeyye'nin öldürüleceğini söylemesine dair getirmiş olduğu haberdir. Ümeyye sürekli: “Muhammed söylemişse yalan değildir!” demektedir. Haber birkaç gün sonra doğrulanacaktır.

Kureyş'in, insan kılığına girmiş; fakat insan cinsinden olmayan bir kışkırtıcısı daha vardır: İblis. Süraka b. Çüşüm kılığında Mekke'de bitiverir. Sürekli: “Bugün sizi yenebilecek kimse yoktur. Ben de sizin yanınızdayım. Zafer sizindir!” gibi laflarla Mekkelileri savaşa teşvik eder. Fakat savaşın “şeytani” kısmının sonu Mekkeliler için de, bu uslanmaz akıl hocaları için de çok acı bitecektir.

Hızla donatılan Mekke ordusu birkaç gün içinde yola koyulur. Onlar, bin kişi civarındadırlar, Müslümanlar üç yüz on üç... Onların yedi yüz devesi vardır, Müslümanların sadece yetmiş... Onların iki yüz atı vardır, Müslümanların sadece iki... Onların hepsi zırhlıdır, Müslümanların sadece altı tanesi...

Ve onlar, Bedir'de, hayatlarında eşini benzerini görmedikleri bir mağlubiyete uğrayacaklardır. Çünkü bütün yoksunluklarına karşılık, Müslümanların yanında, onların inanmadıkları hakiki gerçek ve hakikat olan Allah (C.C.) vardır!

Bol miktarda şarkıcı, cariye ve içki de yüklenen Mekke ordusu, her gece ayrı bir “âlem” yaparak hızla Bedir kuyularının olduğu yere doğru seğirtir.

Müslüman ordusu ise Medine'den yola çıktıktan kısa bir süre sonra, yaşı küçük olan askerlerini ayırıp geri göndermek için mola verir. “Küçükler” ağlayıp sızlarlar... Yoklama sırasında, cihaddan geri çevrilmemek için, parmaklarının üzerinde ayağa kalkarak boylarını uzun göstermek isterler. Bu “oyunda” sadece bir tanesi başarılı olur: Umeyr b. Ebi Vakkas (AORO)... Yaşı, daha on altıdır... Kendi kılıcını bile boyuna bağlamayı becerememektedir... Ağabeyi Sa'd yardımcı olur... Umeyr, Bedir'de şehadeti yüklenenlerden biri olacaktır.

Müslüman ordusunda, az sayıdaki deveye sırayla binilir. Hz. Muhammed'le (S.A.S.) aynı deveye düşen sahabileri gönüllü olurlar: “Ey ALLAH'ın Elçisi!” derler, “Deveye sadece Sen bin! Biz yürümeye razıyız!” Hz. Muhammed'in (S.A.S.) verdiği cevap, sadece Hz. Muhammed'in (S.A.S.) verebileceği bir cevaptır: “Hayır! Çünkü siz benden daha güçlü değilsiniz ve ben de en az sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım…” Kimbilir? Belki de “kader planı” nda, Bedir o an kazanılmıştır.

Yolda, Mekke'den yeni kaçmış iki Müslüman muhacirle karşılaşırlar. Muhacirler, kaçacakları sırada kendilerini yakalayan Kureyş putperestlerine “sadece Medine'ye gidecekleri, Hz. Muhammed'in (S.A.S.) ordusuna katılmayacakları” sözünü verip canlarını öyle kurtarmışlardır. Fakat Bedir'e doğru ilerleyen Müslüman ordusunu görünce: “Ey ALLAH'ın Elçisi…” derler, “ Putperestlere verilmiş sözün ne değeri olur? Bize birer kılıç ver, biz de savaşalım.” Hz. Muhammed'in (S.A.S.) kaşları yukarıya kalkar: “Bizim askere ihtiyacımız yok; ama ALLAH'ın yardımına ihtiyacımız var!” Bedir, belki de o an kazanılır.

Bu arada Ebu Süfyan'ın kervanı elden kaçmış ve Mekke'den, üç kat daha kalabalık, pürsilah bir ordunun yola çıktığı haberi de Müslümanlara gelmiştir.

Hz. Muhammed (S.A.S.) arkadaşlarını toplayıp istişare etmek ihtiyacı duyar: “Biz kervana niyet ettik; ama o kaçtı ve onun yerine de karşımıza büyük bir ordu çıktı. Şimdi ne yapmayı uygun görürsünüz?”

Hz. Ebubekir (AORO) ve Hz. Ömer (AORO) arka arkaya ayağa kalkıp: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Her emrine amadeyiz!” derler. Ama onlar, O’nun sağ ve sol kolları gibidirler zaten... Beklediği cevap onlarınki değildir. Ve mesele anlaşılmıştır... Mekkeli muhacir Müslümanlar adına Mikdad b. Amr (AORO) ayağa kalkar: “Ey ALLAH'ın Elçisi! ALLAH'ın Sana emri ne ise onu yap ve bizi düşünme. Biz, sonuna kadar Seninleyiz, Senin yanındayız. Şimdi biz, Sana, bir zamanlar İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya dedikleri gibi demeyeceğiz; biz şimdi Sana “ Biz burada oturuyoruz! Sen ve Rabbin gidin düşmanlarınızla savaşın!” demeyeceğiz. Onun yerine diyeceğiz ki: “Seni hak bir Din ve hak bir Kitap ile gönderen ALLAH'ın üzerine yemin olsun ki, Sen bizi Berkül Gımad'a (Dünyanın öteki ucu) kadar götürecek olsan, Seninle birlikteyiz. Senin sağında çarpışacağız, Senin solunda çarpışacağız, Senin önünde çarpışacağız ve Senin arkanda çarpışacağız.” Hz. Muhammed'in (S.A.S.) yüzü aydınlanır, pırıl pırıl olur.

Fakat Medine ordusunun beşte dördü Medinelilerden, yani Ensar'dan oluşmaktadır. Ve o yüzden istişarede en önemli söz onlarındır. Hz. Muhammed (S.A.S.) Medinelilere yönelir: “Ey insanlar! Siz de konuşun!”

Onların adına da, önde gelenlerinden ve Medine'nin ilk Müslümanlarından biri, Sa'd b. Muaz (AORO) söz alır: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Biz Sana İman ettik, Seni doğruladık. Bize getirdiğin Dinin ve Kitabın da hak olduğuna inandık. Ey ALLAH'ın Elçisi! Nasıl istersen öyle yap, biz sonuna kadar Senin arkandayız. Bize karanlık denizleri gösterip dalsan, biz de Seninle beraber dalarız. Umulur ki ALLAH bizim elimizle Senin yüzünü ak edecektir. Yürüt bizi ALLAH'ın bereketine!”

Son sözü yine Hz. Muhammed (S.A.S.) söyler: “ALLAH'a yemin olsun ki Ben, şu anda, Kureyş'in, savaş meydanında vurulup düşecekleri yerleri görür gibiyim!”

Kervanı selamete çıkarmanın rahatlığı içindeki Ebu Süfyan, Mekke ordusunun başındaki Ebu Cehil'e haber gönderir: “Artık gerek kalmadı. Mekke’ye geri dönebilirsiniz.” der. Ebu Cehil'in ise burnu bir karış havadadır: “Vallahi Bedir'e varmadıkça geri dönmeyiz. Oraya varınca da üç gün kalırız. Develeri boğazlar, yemekleri yer, dansözleri oynatırız. Şarap içer, âlem yaparız. Bütün Araplara şan ve korku salarız.”

Ebu Cehil'in cevabını duyan “akıllı” Ebu Süfyan’a da dizlerini dövmek kalır: “Yazık oldu halkıma! Ebu Cehil bu azgınlığı, insanlara baş olmak sevdasıyla yapıyor. Azgınlık ise mağlubiyet ve uğursuzluk getirir. Eğer Muhammed'in arkadaşlarıyla karşılaşırlarsa işleri tamam demektir.”

Bedir'e iyice yaklaşıldığı sırada Müslümanlar, Mekkelilerin birkaç adamını esir alır. Hz. Muhammed (S.A.S.) esirleri sorguya çekip “istihbarat analizi” yapar: “Mekke ordusunda, yemek için günde kaç deve kesiliyor?” “ Bazı gün dokuz, bazı gün de on!” “Demek ki dokuz yüz ile bin kişi civarındalar”

Bedir'e önce Müslüman ordusu gelir. Bütün kuyuları ele geçirip kapatır. Sadece kendi su ihtiyaçları için bir tanesi açık bırakılır. Fakat, uzun zamandır yağmur yağmamıştır ve Bedir'in, Müslümanların konakladığı bölgesi fazlasıyla kumluk olduğu için, hareket imkânını kısıtlamaktadır. Bu durum, ertesi gün yapılacak savaş için önemli bir dezavantajdır. Müslümanlar bundan hoşlanmazlar. Hz.Muhammed (S.A.S.) duaya durur: Bütün gece Müslümanlar uyurken, nöbetçiler dışında bir tek Hz. Muhammed (S.A.S.) uyanıktır. Bir ağacın altında sabaha kadar namaz kılar, dua eder ve ağlar. Duaya duralı az bir zaman olmuştur ki hafif bir yağmur başlar. Zemin, rahatlıkla hareket edilecek şekilde sertleşir. Bütün Mü'minlere ALLAH'ın (C.C.) “sekine”si iner. Bu duruma Kur'an’da da yer verilecektir: “Hani bir zaman sizi, katından bir güven olmak üzere, hafif bir uykuya bürümüştü. Sizi temizlemek, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı sabitleştirmek üzere, size gökten su indirmişti.” (Enfal, 11)

Aynı yağmur, putperestlerin konakladığı yere de sağanak halinde yağar. Yer, yürünmeyecek bir balçığa dönüşür. Mekkeliler, sabah oluncaya kadar gözlerini bile kırpamazlar. Korku içindedirler. Bedir, ilk müjdesini vermiştir. Kur'an'ın diliyle... “And olsun, siz zayıfken ALLAH size Bedir'de yardım etmişti. ALLAH'tan korkun ki şükredesiniz.” (Al-i İmran, 123)

O bir avuç Müslüman, sabah, Peygamberlerinin sesiyle uyanırlar: “Ey ALLAH'ın kulları! Namaza!” O gün, “Bedir Günü”dür... O gün, Hicret'in ikinci yılı, Ramazan'ın on yedisi, bir cuma günüdür...

Bedir Günü her zamanki günlerden çok daha sıcak başlar.

Putperest ordusu ufukta görünür ve Hz. Muhammed’den (S.A.S.) Arş’a doğru bir dua yükselir: “ALLAH'ım! İşte Kureyş putperestleri! Bütün kibir ve gururları, bütün büyüklenmeleri ve övünmeleriyle geliyorlar. Sana meydan okuyor, Elçini yalanlıyorlar. ALLAH'ım! Bana vaadetmiş olduğun yardımı gönder. ALLAH'ım onları sabahleyin helak et!”

Karşı saflarda Ebu Cehil de dua etmektedir: “ALLAH'ım! Hangimiz hakka daha yakın ve layık isek, zaferi ona nasip eyle!” Her iki dua da kabul edilir.

Putperestler, Müslümanların gözüne “bir avuç” kadar görünür. Bu, ALLAH'ın (C.C.) Mü'min kullarına o günün ilk ikramlarından biridir. Abdullah b. Mesud (AORO) yanındaki arkadaşına sorar: “Ne dersin? Sayıları yetmiş kadar var mı?” “Ancak yüz kadarlar!”

Hz. Muhammed (S.A.S.) savaşın yapılacağı alanı gezip denetler. Yanında bulunanlara, Kureyş önderlerinin vurulup düşecekleri yerleri tek tek gösterir. Olayı anlatan, küçük hizmetçi Enes'tir: “ALLAH'ın Elçisi (S.A.S.) Bedir Günü şöyle buyurdu: “İşte burası, filanın cansız düşeceği yerdir, inşaALLAH! Burası, filanın cansız düşeği yerdir, inşaALLAH! İşte şurası da filanın cansız düşeceği yerdir, İnşaALLAH! O, böyle buyuruyor ve her defasında da elini yere dokundurarak işaret ediyordu. O’nu hak elçi olarak gönderen ALLAH'a yemin ederim ki, hiçbiri O’nun eliyle işaretlediği yerden başka yere düşmedi.”

Sonra kendi ordusunu savaş düzenine sokar. Elinde bir okla safları kontrol etmekte, öne çıkan askerleri uyararak hizaya sokmaktadır. Bunlardan biri de Sevad b. Gaziye'dir. (AORO) Hz. Muhammed (S.A.S.) okla Sevad'ın göğsüne dokunur, sıraya girmesini ister. Sevad ise arkasından seslenir: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Okun canımı yaktı. Kısas isterim.” Herkes donup kalmıştır, Hz. Muhammed (S.A.S.) hariç. Hiç tereddüt etmeden oku Sevad'ın eline tutuşturur:

“Yap kısasını!” der. Sevad, harekete geçmez: “Ama benim göğsüm çıplaktı!” Hz. Muhammed (S.A.S.) gömleğini sıyırır: “Haydi!”

Sevad elindeki oku atar, ağlayarak Peygamberinin sinesine yapışır, kucaklar O’nu; doyasıya öper, koklar: “Ey ALLAH'ın Elçisi! İstedim ki dünyadaki son saatlerimde kokun, kokuma karışsın. Rabbime öyle yürüyeyim.” Sevad, o gün Rabbine yürür... Kimbilir? Belki de Bedir, o an kazanılmıştır.

Putperestler, o çağın âdetine uygun olarak, ordular arasında genel savaş başlamadan önce “mübareze” (düello) yapmak isterler. En soylu savaşçılarından üç kişi meydana çıkıp Müslümanlardan “er dilenir”. Putperest mübarezeciler Utbe, onun kardeşi Şeybe ve Şeybe'nin oğlu Velid'dir. Karşılarına üç Medineli çıkar. Onlar, kendilerine denk saymadıkları Medinelileri geri çevirirler. Kibirleri sadece Kureyş kökenlilerle dövüşmeye izin vermektedir. Hz. Muhammed bulunduğu yerden seslenir: “Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!” Çatışma kısa sürer. Putperestlerin üçü de erken erken Cehennem’e gider. Ubeyde de (AORO) aldığı yaraların etkisiyle birkaç gün sonra şehid olur.

Mübareze her iki tarafı da fazlasıyla kızıştırmıştır. Artık savaş başlamak üzeredir. Hz. Muhammed (S.A.S.) bulunduğu gölgelikten ordusuna ilk çatışma emrini verir: “Eğer Kureyş sizi kuşatmaya çalışırsa, oklarınızla onlara engel olun!” Az sonra da üzerine zırh giyinmiş olarak dışarı çıkar. Dilinde vird edindiği bir Ayet vardır: “O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.” (Kamer,45)

Taraflar tam da birbirlerine girmek üzere iken Mekke ordusunda oraya kadar Süraka b. Cüş'üm kılığında gelmiş olan “savaş kışkırtıcısı” iblisin, tabanları yağladığı görülür. Ardına bakmadan kaçmaktadır, “Mekkelilerin yiğidi(!)”. Sonraları, öğrencileri, kendisine: “Üstad! O gün neden kaçtın?” dediklerinde cevabı hayli ilginç olacaktır: “Cebrail'in ve Mikail'in, gökten inmekte olan gazab meleklerini savaş safına soktuklarını gördüm. Kaçmayıp da ne yapacaktım?” İblis o gün kaçarken bir yandan da putperestlere: “Doğrusu ben sizden uzağım. Ben, sizin görmediklerinizi görüyorum.” (Enfal, 48) diyecektir.

Ve aynı dakikalarda savaş meydanını doldurmakta olan insan kılığındaki melekler, Hz. Muhammed'in (S.A.S.) arkadaşlarının morallerini takviye etmektedir: “Müjdeler olsun size! Putperest ordusunun gücü çok azdır. ALLAH sizinle beraberdir. Haydi saldırın onlara!” Ya da: “Ben, putperest ordusuna yaklaştım ve onların şöyle dediklerini işittim: 'Eğer Müslümanlar bize saldırırlarsa dayanamayız.' Gerçekten de putperest ordusunun hiçbir gücü yoktur.” Daha şimdiden, her şey yavaş yavaş netleşmektedir.

Savaş başlamıştır... Hz. Muhammed (S.A.S.): “Ey Müslümanlar! Genişliği göklerle yer kadar olan, ALLAH'ın Cenneti’ne koşun! O Cennet ki, ALLAH'ın takva sahibi kulları için hazırlanmıştır.” buyurur.

Sahabilerden Umeyr b. Himam (AORO), savaş için son hazırlıklarını yapmakta ve bu arada, dövüş başladıktan sonra baygınlık gelmemesi için avucundaki hurmaları atıştırmaktadır. Peygamberinin (S.A.S.) seslenişini duyunca: “Güzel, güzel!” der. Hz. Muhammed (S.A.S.) sorar: “Niçin böyle dedin?” “Cennet ehlinden olmayı arzu ettiğim için...” “Sen, Cennet ehlindensin.” Umeyr, elindeki hurmalara bakar: “Bunları yiyip bitirmek uzun zaman ister.” Sonra, avucundakileri atar, kılıcını çeker ve savaş meydanının kargaşası içinde kaybolur. Umeyr b. Himam (AORO) o gün, Bedir'den Cennet’e yürür...

Ebu Cehil var gücüyle adamlarını kışkırtmakta ve bir yandan da dua etmektedir: “ALLAH'ım! İki ordunun en üstün olanına, iki halkın en değerli olanına, iki topluluğun en çok olanına yardım et!” Bu duanın nasıl kabul edildiği, yardımın kime ve nasıl geldiği Kur'an'ın bir Ayetinde açıklanır: “Ey kâfirler! Zafer istiyorsanız, işte size zafer (!) geldi.” (Enfal, 19) Kur'an-ı Kerim, putperestlere böyle cevap verir.

Fakat aynı sırada Medine ordusunda, canını dişine takmış, dua dua üstüne yalvaran Biri vardır: “ALLAH'ım! Bu topluluk bugün burada yenilecek olursa artık yeryüzünde Seni tanıyan ve Sana ibadet eden kalmaz!” Hz. Muhammed (S.A.S.) bu duayı, yüreğini çatlatırcasına yapmaktadır.

Hz. Ali'nin (AORO) diliyle, o anlar tarihe şöyle geçer: “Bedir günü bir süre çarpıştıktan sonra, “Ne yapıyor, bir bakayım?” diye, ALLAH'ın Elçisi'nin yanına gittim. Baktım secdeye kapanmış, durmadan “Ya Hayyu, Ya Kayyûm!” diyordu. Sonra çarpışmak için tekrar savaş meydanına döndüm ve bir süre sonra yine O’nun yanına gelip, baktım. O, hâlâ, secdede “Ya Hayyu, Ya Kayyûm!” demeye devam ediyordu.

Yine Hz. Ali'nin (AORO) anlatımıyla, o gün savaşın akışı içerisinde öyle sıcak anlar yaşanır ki: “Bedir Günü, savaş çok şiddetlendiği zaman, hepimiz ALLAH'ın Elçisi'nin yanına sığınıyorduk. O gün, insanların en cesuru ve en kahramanı O’ydu. En tehlikeli anlarda, putperestlerin saflarına O’ndan daha yakın durabilen kimse yoktu.”

O gün, Hz. Muhammed (S.A.S.) yanında Hz. Ebubekir (AORO) olduğu halde birçok kez elinde kılıcıyla savaş meydanına girip putperestlerle kıyasıya dövüşür.

Ve yavaş yavaş Bedir Günü”nün kaderi, dost ve düşman herkese kendini göstermeye başlar. Savaş, “kırılma noktası”na gelir. Hz. Muhammed (S.A.S.) yerden bir avuç toprak alarak, putperest ordusuna doğru savurur: “Kara olsun yüzleri!” der. Sonra yine Rabbi’ne yönelir, duaya döner: “ALLAH'ım! Onların kalplerini korku ile doldur! Ayakları üzerinde duramasınlar!” Bir mucize olur. O bir avuç toprak, yüzlerce putperestten her birinin gözüne girer. Kılıçları ellerinden düşmeye başlar. Mekke ordusu bozulur, birbirini çiğneyerek kaçışır.

Ve Hz. Muhammed (S.A.S.) kendi ordusuna genel hücum emri verir. Ashab tek bir kütle halinde, çoşkun bir denizin dalgaları gibi putperest saflarına vurur. Şimdi bütün Müslümanlar hep bir ağızdan savaş parolalarını haykırmaktadır: “Ehad! Ehad!” (ALLAH Tek! ALLAH Tek!) Bu şanlı ana yol açan o “toprak mucizesi” de Kur'an'da kendine yer bulur: “Onları siz öldürmediniz, ALLAH öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ALLAH attı.” (Enfal, 17)

Ebu Cehil, mağlubiyeti sezmiş olmasının verdiği dehşetle, paniğin önüne geçmeye çalışmakta, vargücüyle putperestleri savaşa kışkırtmaktadır. Ve bu boş çabaları sırasında bizzat “av” haline geldiğinin farkında değildir.

Olayı anlatan Mekkeli Müslümanlardan Abdurrahman b. Avf'tır (AORO): “Bedir Günü Müslüman saflarında savaşıyordum. Etrafıma baktığımda sağımda ve solumda iki delikanlı gördüm. Her ikisi de yan gözlerle bana bakıyorlardı. Onları tanıdım. Medineli Müslümanlardan Afra isminde bir hanımın oğulları Muaz ve Muavviz idiler. Biri kulağıma eğilerek gizlice bana sordu: “Amca! Ebu Cehil'i bana gösterebilir misin?” “Yeğenim onunla işin ne?” “O, ALLAH'ın Elçisi'ne söver, eziyet edermiş. Ben de onu gördüğüm takdirde ya öldürmek ya da bu uğurda canımı vermek için ALLAH'a yemin ettim!” Hemen sonra diğeri de kulağıma eğilip aynı şeyleri söyledi. Ben o an, onların arasında bulunmaktansa, onların yerinde olmayı istedim. Sonra her ikisine de Ebu Cehil'i gösterdim. Serçenin üzerine atılan atmaca gibi Ebu Cehil'e doğru saldırdılar. Onu atının üzerinden söküp yere yıktılar. Ve kılıçlarının, Ebu Cehil'in üzerinde hızla inip kalktığını gördüm.” Muaz Ve Muavviz (AORO) ALLAH'a (C.C.) verdikleri sözü, hakkıyla yerine getirirler.

Olayın devamını ve sonucunu da yine Mekkeli Müslümanlardan Abdullah b. Mes'ud (AORO) anlatır: “Ebu Cehil'in yanına vardım ki can çekişiyordu. Beni görünce tanıdı ve sordu: ‘Ey İbni Mes'ud! Bugün devran kimindir? Bizim mi, sizin mi?’ Ve bir sahabi, yaşayan ALLAH düşmanlarının en büyüğü Ebu Cehil’in sorusuna cevap verir, Bedir zaferini ilan eder: ‘Bugün zafer, ALLAH'ın Ve O'nun Elçisi'nindir.’ Sonra Ebu Cehil'in başını kesip getirdim, ALLAH'ın Elçisi'nin ayaklarına attım.”

Kur'an'ın: “Biz günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” fermanı bir kez daha hükmünü icra etmiştir.

Hz. Muhammed (S.A.S.): “ALLAH'u Ekber!” diyerek tekbir getirir ve sonra da Rabbi’ne hamd eder: “Sözünü yerine getiren, kuluna yardım eden, düşman ordularını tek başına dağıtan ALLAH'a sonsuz hamd ve sena olsun.”

Ümeyye b. Halef'in nasibine de eski kölesi Bilal-i Habeşi çıkar. Ümeyye bütün sadist eğilimlerini yıllarca Bilal'in üzerinde tatmin etmiş, Mekke’de ona akla hayale gelmeyen işkenceler yapmıştır. Ve sonuçta adil kader onları Bedir sahrasında karşı karşıya getiriverir. Bilal-i Habeşi (AORO) yılların biriktirdiği acı ve intikam duygusuyla bağırır: “İşte küfrün başı Ümeyye b. Halef! Bu meydandan o kurtulursa ben kurtulmayayım!” Bilal'in sesini duyan bir grup Medineli Müslüman da onunla birlikte Ümeyye'nin üzerine kapanır... Şişman Ümeyye, Kureyş'in kibirli efendisi... Delik deşik olur...

Bedir Günü anlatılırken mutlaka söz edilmesi gereken “özel bir mücahid türü” daha vardır: ALLAH'ın (C.C.) melekleri...

Abdullah b. Abbas (AORO): “Bu savaşta, örneğin, önündeki putperesti takip eden bir Müslüman, onun izince gider; derken bir darbe işitir; bu darbenin, putperestin tepesine indiğini görür; hatta bir süvarinin atına seslenerek: “Haydi aslanım!” diye haykırışını işitir; fakat darbeyi indireni göremezdi. Önüne baktığında ise putperesti cansız olarak yere serilmiş görürdü.”

Gıfaroğulları kabilesinden biri: “Ben ve amcaoğlum Bedir Günü'nde hazır bulunduk. Biz putperesttik ve onların safında bulunuyorduk. Fakat hangi taraf hezimete uğrarsa onların mallarını yağma etmek için bir tepenin üzerinde savaş meydanını izliyorduk. Derken bir bulut belirdi. İçinden at kişnemeleri ve kılıç şakırtıları geliyordu ve bir süvarinin de haykırarak, atına: “Hayzum! İleri!” diye komut verdiğini duyduk. Bunun üzerine amcaoğlum korkudan kalp krizi geçirerek öldü. Ben de az daha ölüyordum ki bayılakalmışım.”

Hz. Ali (AORO): “Meleklerin gelmeye başladığı anda ALLAH'ın Elçisi, Ebu Bekir'e: “Ey Ebu Bekir, işte Cebrail, atının geminden tutmuş ve kılıcını da kuşanmış vaziyette geldi!” buyurdu.

Ebu Nuayn Sehl b. Hanif (AORO): “Biz, Bedir'de putperestlerle savaşırken, olağanüstü bazı şeyler gördük. İçimizden biri, kılıcını bir putperestin başına doğru savurur, putperestin de başı derhal yere yuvarlanırdı. Halbuki savurduğumuz kılıç, putperestin başına ulaşmış olmazdı.”

Rubeyyi b. Enes (AORO): “Bedir Gününde, Müslümanlar, kendilerinin öldürdükleri ile meleklerin öldürdüklerini fark ederlerdi. Meleklerin öldürdükleri, boyunlarının üst tarafından ve parmakları üzerinden vurulmuş olurlardı. Vurulan yerlerde yanık eseri gibi bir iz bulunurdu.”

Kur'an da aynı şeyi anlatır: “Rabbin meleklere: ‘Ben, mutlaka sizinleyim. İman edenlere destek olun. Kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Siz, boyunlar üzerine vurun ve onların bütün parmaklarına da vurun.’ diye vahyetmişti.” (Enfal, 12)

Süheyb b. Sinan (AORO): “Bedir Günü, Medinelilerden biri, Haşimoğullarına mensup birini esir edip getirdi. Esir edilen adam: ‘Vallahi beni bu adam esir etmedi, beni esir eden kişi, alaca ata binmiş, insanların en güzeli, güzel yüzlü biri idi. Ben onu şimdi buradakilerin arasında göremiyorum!’ dedi. Bunun üzerine ALLAH'ın Elçisi: ‘Seni esir eden, kerim bir melek idi.’ buyurdu.”

Bedir Günü, putperestler, Müslümanlarla çarpışmaya başladıkları zaman, sert, ufak taşların madeni taslara atıldıklarında çıkan seslere benzeyen sesler duyulmaya başlanır. Bu sesler meleklere aittir. Ve göklerden gelmektedir. Bu sesler, putperestlerin önlerinde ve arkalarında çınlamakta ve yüreklerini korku ile titretmektedir.

Bedir Günü, Müslümanların ilk büyük zaferiyle biter. Bedir, “Bedr-i Kübra” (Büyük Bedir) olur. Müslüman şehitler on dört kişidir. Putperestlerin ise yetmiş ölüsü ve yetmiş de esiri vardır. Hz. Muhammed (S.A.S.) şehitlerin cenaze namazını altı kez tekbir alarak kıldırır. Yetmiş Mekkeli ölüden, Kureyş'in ileri gelenlerinin, kibirlilerini oluşturan yirmi dört tanesinin, oradaki kuyulardan birine atılmalarını emreder. Fakat Hz. Muhammed'in (S.A.S.) bu emri, Ümeyye b. Halef'in cesedine uygulanamaz. Şişman cesed, zırhın içinde şişmiş ve kısa sürede de çürüyüp kokmuştur. Cesed dürtülünce çürümüş etler parçalanıp dağılır. Onu da olduğu yerde, üzerine taş, toprak yığarak bırakırlar.

Müslümanlar üç gün boyunca Bedir sahrasında kalırlar. Yolculuk hazırlıklarına başlandığı bir akşam ise Hz. Muhammed (S.A.S.) Kureyşli putperestlerin doldurduğu kuyunun başına gelip onlara seslenir: “Ey kuyudakiler!” sonra tek tek isimlerini sayar. “Ey Utbe! Ey Şeybe! Ey Umeyye! Ey Ebu Cehil!... Sizler Peygamberinize karşı ne kötü bir topluluk idiniz. Siz, Beni yalanladınız! Başkaları ise, Beni tasdik edip doğruladılar. Siz, Beni yurdumdan, yuvamdan çıkardınız! Başkaları ise Bana kucak açtılar. Siz, Benimle çarpıştınız! Başkaları ise Bana yardım ettiler. Siz, Rabbinizin size söz vermiş olduğu azabı şimdi gerçek olarak buldunuz mu? Ben, Rabbimin bana söz vermiş olduğu zaferi bir gerçek olarak buldum!”

Müslümanlar, ölülere yapılan bu konuşma karşısında hayrete düşer. Hz. Ömer (AORO): “Ey ALLAH'ın Elçisi!” der, “Duymayan ve konuşmayan ölülere mi hitab ediyorsun?” ALLAH'ın Elçisi (S.A.S.) cevap verir: “Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan ALLAH'a yemin ederim ki, Benim söylediklerimi siz, onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Fakat, onlar, Bana cevap vermeye güç yetiremezler.” Çünkü artık onlar çok me

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-11-2013 23:55
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
TRTURKA
Çevrimdışı

**********

Yorum Sayısı: 25,158
Üyelik Tarihi: 26-03-2012
Yorum: #2
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3
ALLAH razi olsun canim askim süper ve anlamli paylasim tebrikler optum

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-12-2013 0:49
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
By SeRVeT
Çevrimdışı
Yasaklandı

Yorum Sayısı: -82
Üyelik Tarihi: 27-08-2012
Yorum: #3
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3
[Resim: ALLAH...png]RAZI OLSUN PAYLAŞIM ADINA TŞKLER
01-12-2013 9:23
kullanıcının tüm mesajlarını bul
Yeni Yorum Gönder 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI, EFSANE UyGaR 3 1,692 01-12-2013 12:58
Son Yorum: BASKAN 43
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) Biyografisi2 EFSANE UyGaR 2 986 01-12-2013 9:29
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) EFSANE UyGaR 2 732 01-12-2013 9:28
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2 EFSANE UyGaR 2 906 01-12-2013 9:27
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) "4" EFSANE UyGaR 2 879 01-12-2013 9:21
Son Yorum: By SeRVeT

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi