duyuru Güncel Duyurular!
Flatcast Tasarım Kampanyaları!.... Flatcast Tasarım Detayları!....
bilgi mybb

Konu Bilgileri
Konu Başlığı
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2
Konudaki Cevap Sayısı
2
Konuyu Açan Kişi
EFSANE UyGaR
Görüntülenme Sayısı
779
Yeni Yorum Gönder 
 
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2
Yazar Konu
EFSANE UyGaR
Çevrimiçi

**********

Yorum Sayısı: 29,175
Üyelik Tarihi: 29-03-2012
Yorum: #1
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2
[Resim: ?di=MB1C]


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ
السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ
وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَات

De ki: "Ey insanlar, Ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. [Araf Suresi, 158]

[Resim: ?di=7I8X]

HZ. HADİCE İLE EVLENDİĞİ GÜN


Hz. Muhammed (S.A.S.) yirmi beş yaşındadır. Hz. Hadice (AORO) ise kırk... Çocuk sahibi dul bir hanımdır, Hz. Hadice. Ve Mekke'nin en soylu, en zengin kadınlarından biridir.

Şam’a gönderilmek üzere büyük bir ticaret kervanı hazırlanır. Kervanın en büyük bölümü Hz. Hadice'ye aittir. Kervanın yönetimini Hz. Muhammed'e (S.A.S.) vermesi için yakınları ve dostları Hz. Hadice'ye yoğun telkinlerde bulunurlar. O‘nun dürüstülüğünü, zekâsını, bilgi ve becerisini överler. Hz. Hadice (AORO) o güne kadar doğrudan tanımasa da duyduklarından etkilenir ve kervanın yönetimini Hz. Muhammed'e (S.A.S.) vermeyi kabul eder. Hz. Muhammed'in (S.A.S.) yanına da güvenilir kölesi Meysere'yi katar. Meysere belli etmeden kontrolör olacaktır.

Kervan, Şam'da umulanın üzerinde bir kâr elde eder. Mekke'ye dönüşü bütün şehirde bir bayram havasının yaşanmasına neden olur. Meysere'nin anlattıklarıysa Hadice'yi çok etkiler. Meysere, Hz. Muhamed'i (S.A.S.) öve öve bitirememektedir. Dürüstlüğü, zekâsı, ticari becerisi... Fakat anlattıkları sadece bunlardan ibaret de değildir… Gerisi; esrarengiz, akıl almaz şeylerdir… Hz. Hadice, Meysere'nin anlattıklarını şaşkınlık ve hayranlık duyguları arasında dinler. Bütün yolculuk boyunca kuşlar ve bulutlar Hz. Muhammed'in (S.A.S.) üzerinden hiç eksik olmamış, O’nu sürekli gölgelemişlerdir.

Aslında bu olayı Hz. Hadice de görmüştür. Evinin damında bazı hanım arkadaşları ile beraber kervanın Mekke'ye girişini izlerken dikkatini bir şey çekmiştir. O gün de, aynen Meysere'nin anlattığı gibi Hz. Muhammed'in (S.A.S.) kocaman kanatları olan iki kuş tarafından gölgelendiğini görmüştür.

Hz. Hadice kararını kısa zamanda verir. Hz. Muhammed (S.A.S.) sevgisi içine işler. Onur, gurur meselesi yapmaz, Hz. Muhammed'e (S.A.S.) talip olur. Hz. Hadice'nin en yakın arkadaşı Nefise de devreye girer... Bu hayırlı işin arabulucuğunu üstlenir. Hz. Muhammed'in (S.A.S.) yanına giden Nefise, O’na sorar: “Ey Muhammed! Niçin evlenmiyorsun?” “Evlenecek kadar zengin değilim.” “Soylu, zengin ve güzel bir kadın seninle evlenmek istese ve düğün masraflarını da üstlense, buna ne derdin?” “O kadın kim?” “Hüveylid kızı Hadice.” “Acaba o beni ister mi?” Konuşmanın burasında Nefise’nin yüzü hafif bir tebbessümle aydınlanır. İçinden “Bu iş oldu!” der. Fakat durumu Hz. Muhammed'e (S.A.S.) belli etmemeye çalışarak, “Onun gönlünü yapmak da benim üzerime borç olsun!” cevabını verir.

Sonra, hızla Hz. Hadice'nin yanına varır, müjdeyi iletir. Hazırlıklar kısa sürede tamamlanır. Taraflar nikâh için Hz. Hadice'nin evinde bir araya gelirler. Önce erkek tarafı adına amca Ebu Talib, ayağa kalkarak bir konuşma yapar ve Hz. Muhammed'i (S.A.S.) över, üstünlüklerini anlatır. Daha sonra da benzer bir konuşmayı kız tarafı adına Varaka b. Nevfel yapar. Hz. Hadice'nin diğer amcası Amr b. Esed'in de onayını bildirmesiyle nikâh kıyılmış olur.

Şimdi başlayan, yirmi iki sene devam edecek mutlu bir beraberliktir. Hz. Muhammed'in yedi çocuğundan altısının anası Hz. Hadice olacaktır…


[Resim: ?di=7I8X]

ZEYD, BENİM KÖLEMDİ; ARTIK OĞLUMDUR


Zeyd b. Harise (AORO), çocukken Mekke'ye getirilmiş bir köledir. Hz. Hadice (AORO) tarafından satın alınmış, itina ile yetiştirilip büyütülmüştür. Hz. Hadice, evlendikten sonra Zeyd b. Harise'yi, eşi Hz. Muhammed'e (S.A.S.) hediye eder. Henüz Peygamber olmadan önce bile bütün insanlar Hz. Muhammed'in (S.A.S.) gözünde, aynı ana ile babanın evlatları, aynı tarağın birbirlerine eşit dişleridir. O nedenle Zeyd b. Harise görünüşte Hz. Muhammed'in (S.A.S.) kölesi olsa bile gerçekte ve fiiliyatta evladı gibi olur. Zeyd de seçkin ve vefalı bir kişiliğe sahiptir ki, kısa zamanda Hz. Muhammed (S.A.S.) ve Zeyd b. Harise, baba – oğul duyguları içinde derin bir sevgi ve saygıyla birbirlerine bağlanırlar.

Ama Zeyd b. Harise'nin asıl ailesi, yıllardan beri oğullarının izini sürmektedir. Çöldeki Arap kabilelerinden birine mensup, zengin ve asil bir ailedir. Nihayet Zeyd'in Mekke'de yaşadığını tespit ederler. Aileden iki kişi, baba ve amca, hızla, heyecanla yolculuk hazırlıklarını tamamlar ve Mekke'ye gelirler.

Kısa bir soruşturma sonucunda öğrenirler ki Zeyd, Muhammed isminde Kureyşli bir tüccarın kölesidir. Aynı gün öğle vakti Kâbe'nin yakınında Hz. Muhammed'i bulurlar. Kim olduklarını ve Mekke'ye niçin geldiklerini anlatırlar. Sözlerini bitirirlerken de Hz. Muhammed'e (S.A.S.), “açık çek” verirler: “Ey Muhammed!” derler, “Evladımızı bize geri ver ve onun fidyesi olarak da kaç para istersen iste!” Bu “sınırsız” teklife Hz. Muhammed'in (S.A.S.) cevabı, başı öne eğik mahçup bir tebessüm olur. Kısık bir sesle: “Paraya gerek yok…” der. “Zeyd'i çağırıp soralım. Sizle beraber gitmek isterse, serbesttir, alın götürün.” Sonra, başı yükselir, sesi sertleşir: “Eğer benim yanımda kalmak isterse, ALLAH'a yemin olsun ki, beni her şeye tercih edene, ben kimseyi ve hiçbir şeyi tercih etmem!” Yani baba ve amcaya “açık çekleri”nin geçersiz olacağı “ince” bir biçimde bildirilir. Sonra tercihini yapması için Zeyd b. Harise çağrılır. Her iki taraf da heyecanlıdır. Fakat Zeyd'in tercihini bildirmesi uzun sürmez.

Baba ve amcasının gözlerine bakarak, kimbilir, belki biraz da mahçup, ama kesinlikle kararlı bir ifadeyle: “Ben Muhammed'de öyle bir sevgi, saygı, yakınlık ve vefa gördüm ki, kusura bakmayın; onu bırakamam.” der. Baba ve amca kulaklarına inanamazlar. Zeyd, Hz. Muhammed'le kalacaktır...

Zeyd’in tercihinin meydana getirdiği şok atlatıldıktan sonra, vefa sırası Hz. Muhammed'e (S.A.S.) gelir. Kâbe'nin avlusunda, baba ve amcanın gözü önünde ve bütün Mekke'nin şahitliğiyle Zeyd'in elini tutar ve havaya kaldırır: “Ey insanlar!” der, “Zeyd b. Harise bugüne kadar benim kölemdi; artık özgürdür. Ve benim evlatlığımdır, mirasçımdır.”

Bu sevgi ve vefa şoku, Zeyd'in ailesinin az önce yaşadıkları “tercih edilmeme” şokunu büyük ölçüde giderir. Evlatlarına kavuşamamış olsalar bile, yine de onu, Hz. Muhammed (S.A.S.) gibi öz ana – babayı bile aratmayacak birinin eline bırakmış olmanın gönül rahatlığıyla Mekke'den ayrılırlar...

Zeyd b. Harise'nin adı değişir, Zeyd b. Muhammed olur. Tâ ki yıllar sonra ALLAH (CC), vahiyle Kendi hükmünü bildirip yeniden Zeyd b. Harise ismine dönülünceye kadar. Ve Zeyd, Zeyd b. Harise şekliyle adı, Kur'an'da açıkça geçen tek sahabi olma şerefini kazanır.

Hz. Muhammed'i (S.A.S.) ana babasına bile tercih eden, Muhammed'in (S.A.S.) ve bütün âlemlerin Rabbi tarafından, bütün benzerlerine tercih edilmiş olur...

[Resim: ?di=7I8X]

GÜVENİLİR MUHAMMED, HAKEM MUHAMMED


Hz. Muhammed (Ona Binler Selam) otuz beş yaşındadır. İlk olarak Hz. Âdem (Allah'ın Selamı Üzerine) zamanında inşa edilmiş ve Hz. İbrahim ile İsmail tarafından yeniden yapılmış, geçen süre içerisinde yıkılarak yeri belirsizleşmiş olan Kâbe binası, ikinci bir kez daha harap haldedir. Kureyş kabilesi, kendileri için bir yüz karası oluşturan bu durumu gidermek ister. Kâbe'nin yeniden onarılmasına karar verilir. Bu iş için Cidde sahillerine oturmuş bir Bizans gemisine ait inşaat malzemeleri satın alınır. Fakat Kâbe'de yuvalanmış ve yanına kimseyi yaklaştırmayan korkunç bir yılan vardır. Kureyş, ALLAH'a (Şanı En Yüce) dua eder: “Ey Rabbimiz!” derler, “Eğer yapmaya niyetlendiğimiz bu işten razı isen bizi bu yılandan kurtar!” Gökte, kartaldan iri, acayip bir kuş belirir. Yılanı kaptığı gibi götürür, ıssız çöllere atar. Ve sonra hummalı bir faaliyet başlar. Kureyş'in bütün boyları kendilerine ait belli bir bölümü onarmaktadır. Erkekler ikişer ikişer olup taş, kadınlar da sıva taşırlar.

Taş taşıyanlardan biri de Hz. Muhammed'dir (Ona Binler Selam). Bir ara, taşların omzunu zedelememesi için elbisesinin eteğini kaldırır ve omzuna koyar. Olayın devamını, amcası Hz. Abbas (AORO) şöyle anlatır: “Ben ALLAH'ın Elçisi (Ona Binler Selam) ile birlikte taş taşıyordum. Cübbesinin salkan yerlerini kaldırıp omuzlarımıza, taşları da elbiselerimizin üzerine koyduk. O, benim önümde yürümekteyken birdenbire yere yıkıldı. Koşup yanına vardım. Gözünü göğe dikmiş duruyordu. Kendisine, “Neyin var? Ne oldun?” diye sordum. “Çıplak yürümem yasaklandı.” dedi. Ben bu olaydan, O’na Peygamberlik verilinceye kadar hiç kimseye söz etmedim. Ve o günden sonra da hiç kimse O’nu, cübbesinin salkan yerlerini birazcık bile olsun sıyrılmış halde görmedi.” Yasağı bildiren, Cebrail'dir. ALLAH'ın (Şanı En Yüce) huzurundaki gerçek görüntüsüyle görünmüş ve o halin azameti, Hz. Muhammed'i (Ona Binler Selam) bayıltmıştır.

Kâbe, Hz. Âdem'e ait olan temellerine kadar yıkılır. Sıra yeşil ve parlak temel taşlarına gelir. Bir Kureyşli iki temel taşının arasına kazmasını sokarak kanırtır. Taşlar yerinden oynar...Ve onlarla beraber bütün bir Mekke de...Yer müthiş bir şekilde sallanır... Mekkeliler , bu olay üzerine o noktada yıkıma son verirler ve binayı yükseltmeye başlarlar.

Fakat bu arada binanın temellerinden, üzeri yazılı bir taş levha çıkar. Bu, sırlı bir levhadır. Esved isminde bir Kureyşli görgü tanığının anlatımına göre olay şöyledir: “Kureyşliler, Kâbe'nin onarımı sırasında İbrahim Makamı'nın dibinde bir yazı buldular. Hımyerîlerden (o yazıyı okuyabilecek olanlar) bir adam çağırıp ona okuttular. Adam, “Bu yazının içinde öyle bir ifade var ki, onu size söylersem beni muhakkak öldürürsünüz.” dedi. Yazıyı okumaktan çekindi. Daha sonra öğrendik ki , o yazı, Muhammed'in (O’na Binler Selam) Peygamberliğinden haber veriyordu.” Peygamberliğe beş sene kalmıştır ve her yerde O’nun izi, taşların altında bile O’nun ismi okunmaktadır.

Kâbe binası hızla yükselir. Sıra Hacer-i Esved'i yerine koymaya gelir ve orada kızılca kıyamet kopar. Kureyş'i oluşturan bütün boylar, bu şerefin kendilerine ait olmasını istemektedir. Hararetli Arap karakteri kendini gösterir. Kılıçlar sıyrılır. Sürtüşme, hızla bir iç savaş zeminine kayar... Görünüşe göre çok basit bir sebepten kan dökülmek üzeredir. Kabilenin yaşlı, aklı eren kişileri devreye girer, barışı kurtarmaya çalışırlar. Ve ortak bir formül üzerinde birleşirler: Kâbe'nin Beni Şeybe kapısından ilk girecek kişi, hakem olacak ve Kureyş'in bütün boyları, Hacer-i Esved'in nasıl yerine konacağı konusunda onun kararına kayıtsız şartsız uyacaktır.

Gözler heyecanla Beni Şeybe kapısına çivilenir. Bekleyiş uzun sürmez... Gelen, Kâinatın Sebebi, Varlığın Sevinci, ALLAH'ın Sevgilisidir: Gelen, Hz. Muhammed'dir (Ona Binler Selam)... Bütün boylar sevinç içerisinde, el çırparak ayağa fırlar. “İşte!” derler, “El-Emin (Güvenilir), O’nun vereceği karara dünden razıyız. Çünkü O, haksızlık nedir bilmez..." Belinde kaplan derisinden bir kemer, uzun ve narin genç bir adam Beni Şeybe kapısından süzülür.

Evet, Hz. Muhammed (Ona Binler Selam) kırk yaşından itibaren Peygamberdir; ama bundan çok önceden beri “el- Emin” dir. Hiç kimsenin hiçbir kusur bulamadığı, ölünceye kadar da bulamayacağı mükemmel bir kişiliğin sahibidir.

Ve Kur'an'dan sonra Hz. Muhammed'in (O’na Binler Selam) en büyük mucizesi ne ayın yarılması, ne ağaçların ve taşların konuşması ve ne de parmaklarından şakır şakır su akmasıdır... Hz. Muhammed'in (Ona Binler Selam) Kur'an'dan sonra en büyük mucizesi, kusursuz, mükemmel kişiliğidir... El-Emin oluşudur... Peygamberliğinden de önce, doğumundan itibaren...

Sorunu öğrenen Hz. Muhammed (O’na Binler Selam), çözümü hiç düşünmeden söyler... Üzerinden üst elbisesini çıkarıp yere serer. Kendi elleriyle Hacer-i Esved'i onun üzerine koyar. Sonra Kâbe'nin dört duvarını tamir etmiş olan, Kureyş'in dört büyük boyunun başkanları, gömleği köşelerinden tutarak taşı kaldırırlar ve kendisi elleriyle duvardaki yerine yerleştirir.

Herkes memnundur, çok çetrefil gibi görünen bir sorun, O'nun zekâsıyla, bir anda ve hiç kimseyi rencide etmeyecek bir biçimde çözülmüştür. Taş yerine konduktan sonra Mekke'ye dışarıdan gelmiş, Necidli bir ihtiyar, Hz. Muhammed'e bir taş uzatır: “Al, bununla Hacer-i Esved'i yerine sağlamca sıkıştır.” der. Aynı anda ve aynı amaçla amca Hz. Abbas (AORO) da bir taş uzatır ve Hz. Muhammed (Ona Binler Selam) amcası Abbas'ın taşını tercih eder. “Bizden olmayan biri, ALLAH'ın Evi'ni bizimle birlikte yapamaz.” Reddediliş, Necidli ihtiyarı kızdırır. Ağzını açıp, gözünü yumar; Kureyş'in ulularına dönerek ulur: “Şaşarım halinize! O kadar şerefli, akıllı ve zengin olduğunuz halde en gencinizin ve fakirinizin emri altına girdiniz. En şerefli işinizi O’na verdiniz. Siz ise sanki O’nun hizmetçisi oldunuz. Yemin olsun ki O, size galip gelecek, hâkim olacak, bundan sonra O’nun hali ve şanı çok yücelecek.” Necidli ihtiyar, insan kılığına girmiş iblisin ta kendisidir. Ve iblis yaradılmışların en büyük yalancısıdır. Ama o gün doğruyu söyler...

[Resim: ?di=7I8X]

VAHİY GECESİ


Kâbe’nin tamirinin üzerinden üç yıl geçer. Hz. Muhammed (S.A.S.) otuz sekiz yaşındadır. Bu arada kendisinden sonraya kalıp altı ay daha yaşayacak tek evladı, kızı Hz. Fatıma doğar. Bu son yıllarda yaşamında yeni ve garip olaylar baş gösterir. Yolda yürürken çevresinde nurlar parıldamakta, taşlar, ağaçlar dile gelip seslenmektedir: “Ey Muhammed! ALLAH’ın selamı üzerine olsun!”

Hz. Muhammed (S.A.S.) bütün bu olup bitenlere bir anlam verememekte ve ürkmektedir. Cinler tarafından ele geçirilmekten korkar. Fakat onunla ilgili esrarengiz sesler sadece taşlardan ve ağaçlardan gelmez. Onu dillendiren koroya insanlar da katılır. Bunlardan biri Şamlı Yahudi âlimlerinden Îbn Heyyiban’dır... Ömrünün son demlerini yaşamakta olan bu ihtiyar Tevrat bilgini, Şam’dan Medine’ye göç eder. Son nefesinde de Medineli Yahudileri etrafına toplar ve onlara sıkı sıkıya tembihler: “Ey Yahudi topluluğu! Yemesi, içmesi bol olan bir yerden beni bu yoksulluk ve açlık yurduna getirenin ne olduğunu biliyor musunuz?” “Sen daha iyi bilirsin.” “Ey Yahudiler! Ben bu memlekete, gelme zamanı çok yaklaşmış bulunan ve sonra da buraya göç edecek olan Son Peygamber’i gözlemek üzere geldim. Yakında O’nun Peygamber olarak gönderilmesini ve O’na İman etmeyi umuyordum. O’nun gelme zamanı çok yakın. Ey Yahudi topluluğu! O’na İman etmekte kimse sizi geçmesin!” Sonra yaşlı âlimin başı yana düşer. Ne yazık ki tutulmayacak bir öğüt vermiştir.

Vahiy süreci sadık rüyalarla başlar ve altı ay devam eder. Bunlar, sabahın aydınlığı gibi apaçık gerçekleşen rüyalardır. Ve vahiyden önceki son yıllarda Hz. Muhammed’e (S.A.S.) yalnızlık sevdirilir. Bazen eşi Hz. Hatice ile gittiği bir dağ vardır: Hira. Mekke’ye üç mil mesafede, susuz ve taşsız bir dağdır. Kimi zaman üç-beş, kimi zaman on gün süren Hira inzivaları, Ramazanlarda bir aya kadar uzamaktadır... Henüz namaz yoktur... Hira inzivalarını dolduran ibadet şekli, düşünmek, düşünmek, yine düşünmek ve ibret almaktan ibarettir. Yüce atası Hz. İbrahim’in (ASÜ) ibretleri gibi...

Düşünür, Hz Muhammed... Kendi elleriyle oydukları ağaç ve taş parçalarına “Rabbim!” diye tapınan insanların acizliğini düşünür... Bir hiç uğruna babaları tarafından diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının acısını düşünür... İnsandan sayılmayan kadınları, basit bir mal kabul edilen köleleri düşünür... Bütün toplumu sarmış olan sarhoşluğu, kumarı, zinayı, faizi düşünür. Güçlünün fakire zulmetmesinin artık övünülecek bir şey haline gelmiş bulunduğu o kapkaranlık dünyayı düşünür... Ve en önemlisi, Âlemlerin Rabbi’nin, kulları tarafından unutulmuşluğunu, insanların yaradılış gayelerinden tamamen habersiz hale gelişlerini düşünür. Düşünerek ibadet eder ve acı çeker. Ta ki bir Ramazan gecesine kadar. Adı Kadir, kendi insanlık tarihi için Bedir (Dolunay) olan bir geceye kadar...

Ramazan ayında bir Pazartesi gecesidir. Hira dağının bir mağarasında seher vaktidir. Hz. Muhammed’in (S.A.S.) düşünce sancısı şakaklarını çatlatacak haldedir. Vahiy meleği Cebrail (ASÜ) nurla dolan mağaranın içinde ve bir insan şeklinde karşısında beliriverir. Bir kaç gece önce rüyasında aynısı gösterilip alışması sağlanan, insanlık tarihinin en büyük olayı, şimdi bir gerçek olarak yaşanmaya başlanmıştır.

Melek Cebrail (ASÜ) kendisine yönelerek “Oku!” der. Hiçbir kalemin anlatmaya güç yetiremeyeceği, aynen yaşanmadıkça bilinemeyecek ve Hz. Muhammed’den (S.A.S.) bir başkası tarafından da bir daha aynen yaşanamayacak, tarifi imkânsız bir halin içinde bulunan ALLAH Elçisi cevap verir: “Ben okuma bilmem!” Cebrail, Hz. Muhammed’i (S.A.S.) kucaklayarak, soluğu kesilinceye kadar sıkar. O kadar ki, Hz. Muhammed (S.A.S.) yıllar sonra o anı anlatırken: “Öleceğimi zannettim.” diyecektir.

Sonra Cebrail (ASÜ) kollarını gevşetir ve tekrar seslenir: “Oku!” Cevap yine aynı olur: “Ben okuma bilmem!” Hz. Muhammed (S.A.S.) Cebrail tarafından tekrar kucaklanır. İkinci sıkma da en az birincisi kadar şiddetlidir. Ve sıkmaların hikmeti odur ki: Bunlar Peygamberlik hazırlığının son adımlarıdır. Artık Hz. Muhammed (S.A.S.) ruhuyla ve bedeniyle vahyi alabilecek mükemmel hale getirilmektedir. Cebrail’in, “Oku!” seslenişi, “Ben okuma bilmem.” cevabı ve kucaklayarak sıkma olayı üçüncü bir kez daha tekrarlanır. Dördüncü tekrarla da sesleniş sadece “Oku!” komutuyla sınırlı kalmaz, vahiy şelalesi çağlamaya başlar: “Oku, yaradan Rabbinin adıyla! O Rabbin ki insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin, En Büyük Kerem Sahibi’dir.” (Alak, 1-5) Hz. Muhammed (S.A.S.) artık Peygamber’dir.

Ve, yirmi üç sene boyunca en yakın dostu olacak Hz. Cebrail’le aralarındaki ilk konuşma gerçekleşir. Artık ALLAH’ın Elçisi olmuş olan Hz. Muhammed’e (S.A.S.) ALLAH’ın (C.C.) selamı ve görevi tebliğ edilir: “Ey Muhammed! Yüce ALLAH, sana selam söylüyor ve senin için ‘Sen, Benim bütün cinlere ve insanlara Elçimsin! Onları, La İlahe İllallah, demeye davet et!’ buyuruyor.” der.

Titreyerek evine dönmekte olan Hz. Muhammed (S.A.S.) yoldaki bütün taşlar ve ağaçlar tarafından selamlanır. Eve girer girmez eşi Hz. Hatice’ye: “Beni örtün, beni örtün.” der. Üzeri örtülür, ama hâlâ titremektedir. Yaratılmışların En Şereflisi, Kâinatın Efendisi, omuzlarına binen sorumluluğun altında titremektedir.

[Resim: ?di=7I8X]

İSLAM'A EBU BEKİR BEREKETİ...


Vahiyden sonra ilk günlerdir. Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) olup bitenlerin haberi yavaş yavaş Mekke'de duyulmaya başlamış ve bu arada Peygamber Hanımı Hadice, kızı Rukiyye, kuzeni Ali ve evlatlığı Zeyd ilk iman edenler olmuştur...

Ama o günün toplumsal yapılanmasında “asıl ve en üstün” unsuru oluşturan hür ve yetişkin erkeklerden katılan henüz yoktur. Ve İlahi hikmet bu “özel kontenjanı” Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) Peygamberlik hayatında en yakını ve en büyük yardımcısı, Kur'an'ın diliyle mağarada “ikinin ikincisi” olan Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) için ayırmıştır.

Ebubekir, Şam'a yaptığı bir ticaret seyahatinden yeni dönmüştür. Ve hâlâ Şam'da gördüğü bir rüyanın etkisi altındadır. Rüyada, bir gece ayın Mekke'ye indiğini, sonra parçalandığını ve her eve bir ay parçasının girdiğini görür. Rüyanın sonunda ise ay kendi evinde yeniden görünür; ama bu defa toplanmıştır ve tek parçadır.

Rüyasını, hemen ertesi gün Şam'ın en ünlü rüya tabircisine anlatır. Yaşlı tabircinin söyledikleri ise Ebubekir'in heyecanını ikiye katlar. “ALLAH, rüyanı doğru çıkartırsa, senin kavminden bir Peygamber gönderilecek ve sen de, sağlığında onun yardımcısı, vefatından sonra da halifesi olacaksın.”

İşte bütün bunların heyecanı içinde olan Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) Mekke'ye gelir gelmez Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) olanların haberiyle karşılaşır. Hiç zaman yitirmez, Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) yanına gider. Son şüphelerini de giderip emin olmak ister. Hz. Ebubekir sorar: “Ey Muhammed! Tanrılarımızı bıraktığın, bizi akılsızlıkla, atalarımızı ise sapkınlıkla suçladığına dair Mekkelilerin söyledikleri doğru mu?” Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) kendinden emin ve cevabı da nettir: “Evet, şüphesiz ki ben ALLAH'ın kulu ve elçisiyim. Ey Ebubekir! Ben, seni bir ve eşsiz olan ALLAH'a İman etmeye, O'ndan başkasına kulluk etmemeye ve ömrünün sonuna kadar da sadece O'na itaat etmeye çağırıyorum.”

Durum, bizzat Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) ağzından netlik kazanmıştır. İkinci olarak Hz. Ebubekir şüphelerinin giderilmesini, iddianın ispat edilmesini ister. Tekrar sorar: “Bu iddiana delilin nedir?” Cevap, Hz. Ebubekir'in yaşamının en önemli anını oluşturur: “Şam'da gördüğün rüyadır.”

Ebu Kuhafe oğlu Ebubekir, Hz. Ebubekir'e (Allah Ondan Razı Olsun) giden yolun turnikesine girmiştir. Çünkü o rüyayı Mekke'de hiç kimseye anlatmamıştır. Hz. Ebubekir, vakit geçirmez, tereddüt etmez, soru sormaz. O an İman eder. Ama İmanını diliyle ifade etmeden önce de bir soruya cevap verir. Bu kez soru soran, Hz. Muhammed'dir (O'na Binler Selam). O da emin olmak istemiştir: “Ey Ebubekir! Sen Bana inanır mısın?” Hiç düşünmeden verilen o tek cümlelik cevap, Hz. Ebubekir'in niçin “ikinin ikincisi” olacak kadar büyüdüğünün ve genel olarak da “Sıddık” olmanın sırrını mükemmel bir şekilde ifade eder: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Sana inanmazsam kime inanırım?” Elleri sımsıkı birbirini kavrar.

Yıllar sonra, o anın kendisi için ne denli “özel” olduğunu Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) şöyle anlatacaktır: “Ben bu dine kimi davet ettiysem, mutlaka biraz düşünüp tereddüt etmiştir. Ebubekir hariç. O'na İslam'ı anlattım ve o İman etmek için ne bekledi ne de tereddüt etti.”

Ebubekir'le beraber İslam'ın Mekke'deki yayılımı yeni bir ivme kazanır. Din, Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) evinin ve yakın çevresinin dışına taşar, bütün bir Mekke halkına ve Kureyş kabilesine mâl olur. Bu iş, sebepler açısından, Ebubekir'in eliyle olmuştur. Ebubekir İslam'ın bereketi olur...

[Resim: ?di=7I8X]

EY ÖRTÜNEN! KALK, UYAR!


Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) kırk üç yaşındadır. Üç senedir peygamberdir. İlk gelen vahiyden sonra üç yıl vardır ki, Hz.Cebrail (Allah'ın Selamı Üzerine) yeni bir vahiy getirmemiştir. Bu süre Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) Hz. İsrafil (Allah'ın Selamı Üzerine) tarafından eşyanın isimlerinin öğretilmesiyle geçer. Bu arada İslam yayılmaktadır; ama yarı gizli bir biçimde ve tek tek bireylere anlatılarak. Açıktan ve kitlelere hitap edilmeye henüz başlanmamıştır. Ya da bir başka deyişle Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Nebi’dir; ama henüz Resûl olmamıştır.

Ve en sonunda bir gece, örtüsünün altında; fakat uyanık olduğu bir anda Hz. Cebrail bir kez daha görünür. Üç yıllık aradan sonra vahiy tekrar gelmiştir: “Ey örtüye bürünen! Kalk da uyar!” (Müddesir, 1-2) Sonra da birbiri ardı sıra devam eder: “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir.” (Hicr, 94) “Önce en yakın akrabalarını uyar!” (Şuara, 214) Ve uyarır Hz. Muhammed (O'na Binler Selam).

Mekke'nin yanındaki Safâ tepesinde yüksek bir kayanın üzerine çıkar ve var gücüyle haykırır: “Ya Sabâhâh!” Bu, “Düşman bizi kuşattı, hemen imdada yetişin!” anlamında bir acil toplanma çağrısıdır. Çağrı, Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) bütün akrabalarına ve dolayısıyla Kureyş'i oluşturan bütün boylaradır. Safâ tepesinin etekleri kısa sürede insanla dolar. Kureyş meraklı ve tedirgindir. “Ey Muhammed!” derler, “Ne var, ne istiyorsun? Bizi buraya niçin topladın?” O, konuşur: “Size şu an 'Şu karşıdaki tepelerin ardında düşman süvarileri gizlenmiş ve her an Mekke'ye baskın yapabilirler!' desem bana inanır mısınız?”

Kureyş, hiç tereddüt etmeden tek bir ağızdan cevap verir: “Evet, inanırız. Çünkü sen el-Eminsin... Bugüne kadar hiçbir yalanına ve hiçbir dengesizliğine hiç kimse şahit olmadı.” Kureyş'in bu cevabı üzerine O devam eder: “Öyleyse ben sizlere şiddetli bir azabı haber veriyorum.” Sonra, “Ey Abdülmuttalip oğulları, ey Abdi Menaf oğulları, ey Zühre oğulları!” diyerek başlar; ve Kureyş'i oluşturan, her birinin içinde akrabalarının bulunduğu bütün boyları teker teker saydıktan sonra, sözlerini bitirir: “Yüce ALLAH, akrabalarımı, O'nun azabı ile korkutmamı emretti. Kurtuluşunuz “La İlahe İllallah!” demenize bağlıdır. Yoksa benim bile size hiçbir yararım olmaz.”

Öz amca Ebu Leheb öne çıkar. Her tarafı tir tir titremektedir. Hırsından patlamak üzeredir. Yerden bir taş alır, Hz. Muhammed'e doğru fırlatır. Ve bağırır: “Helak olasıca, bizi bunun için mi çağırdın?” Buna karşılık Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) ona fırlattığı taş ise farklı türdendir. Cebrail'in (Allah'ın Selamı Üzerine) o an getirdiği yeni bir Kur'an vahyidir: “Ebu Leheb'in elleri kurusun, zaten o helak oldu. Onu, malı ve kazandığı şey kurtarmadı. O, alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hamalı olarak. Boynunda da bükülmüş bir ip olacaktır.” (Tebbet, 1-5) Kureyş, kızgınlık içinde ve sövüp sayarak dağılır.

O gün Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) için Peygamberliğinin en ağır sınavlarından biri yaşanmıştır. Ve o günden itibaren tam on yıl boyunca her gün biraz daha ağırlaşarak, dayanılmaz noktalara varacaktır. Fakat o gün İslam'ın sesi, açıktan açığa ve kitlelere iletilmiştir. O günden itibaren Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) hem Nebi, hem de Resûl’dür artık. Ebedler boyunca...

[Resim: ?di=7I8X]

ÇİLE GÜNLERİ


Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu, bir tek gün değil, günlerdir. Ve öyle sayılı, az günler de değildir. Tam on yıl... Kaba bir hesapla üç bin altı yüz gün...

Safâ tepesindeki çağrıya kadar Hz. Muhammed (S.A.S.) ve bir avuç iman edeni Kureyş'in uluları tarafından ciddiye alınmamıştır. Egzantrik insanlar olarak kabul edilmişlerdir.

Fakat sayılarının artmaya devam etmesi, putları inkâr edişleri ve o putlara taparak ölmüş atalarının ateşte olduklarını söylemeleri, zulüm ve sömürü temellerine dayanan toplumsal yapıyı kardeşçe ve eşitlikçi bir modelle değiştirmeye talip oluşları ve en son bütün bunların Safâ tepesinde yüksek sesle dillendirilmesi, Kureyş'in ulularını alarma geçirir. Ne yapıp yapmalı; fakat İslam'ın yükselişini bastırmalıdırlar. Kan ve ateş pahasına olsa bile.

Odaktaki kişi, doğal olarak Hz. Muhammed’tir (S.A.S.). Ve on yıl devam edecek çile, kahır, işkence günleri başlar. Hz. Muhammed (S.A.S.) önce alay konusu edilir. Sonra saldırıya geçerler.

Başta Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil, bazı “işgüzar” Mekkeliler kendilerine uğraş edinirler... Gece O’nun geçeceği yollara kucak dolusu diken serperler. Karanlıkta göremesin, ayaklarını kanatsın diye.

Başkaları ise her gün kapısının önüne kovalar dolusu dışkı dökmektedir. Evinde rahat oturamasın diye... O'nun ise bu yapılanlara tepkisi: “Komşu hakkı böyle mi yerine getirilir?” demekten ibaret olur.

Hz. Muhammed'in (S.A.S.) evlilik çağına gelmiş iki kızı vardır: Rukiyye ve Ümmü Gülsüm… Kızları Ebu Leheb'in iki oğluyla nişanlıdır... Utbe ve Uteybe... Oğullar, anne ve babaları tarafından doldurulur... Nişanı atarlar... Fakat medeni bir biçimde değil. Tek tek eski kayınpederlerinin ve kuzenlerinin karşısına geçip Allah Resûlü’nün yüzüne karşı hakaret ederek... İkisi de ayrı ayrı yüzüne tükürerek... Suratına tokat atarak... Gömleğini yırtarak... “Al kızlarını başına çal!” diyerek... Bin türlü hakareti, bir paraya getirerek. Hz. Muhammed (S.A.S.) ise sadece dua ederek sabreder.

Hacca gelen Arap kabilelerini kandırmasın diye, yine başrolde Ebu Leheb, Kureyş'in önde gelenleri peşindedir. O’nun ziyaret ettiği her hacı çadırına iki dakika sonra da Ebu Leheb damlar. Hakaret, iftira karışık bir çamur deryasıyla hacıları etkileyip O’ndan uzak tutmaya çalışır ve her defasında da başarılı olur. Bazen hırsını alamaz, kendi yeğenini taşa tutar. Defalarca taşlayarak kanını akıtır. Hz. Muhammed (S.A.S.) bir süre sonra, çölden hacca gelen Arap kabilelerinin gözünde kendi kavmi tarafından dışlanmış bir deli olarak kabul edilmeye başlanır. Çoğu hacı topluluğu, yanlarına yaklaşmasına bile izin vermezler. Daha uzaktan gördüklerinde, ellerinde taşlar ve sopalarla ayağa dikilir, “ !” derler, “Senin saçmalıklarını dinleyecek değiliz.” Ebu Leheb eserinden memnun, ellerini oğuşturarak bu manzaraları seyreder.

Bir gün Kâbe'nin yanında etrafı Kureyş'in uluları tarafından kuşatılır, ölümüne dövülür, boğazı sıkılır... Ölmek üzereyken araya Ebubekir girer. “Bir insanı sadece, Rabbim ALLAH'tır, dediği için öldürecek misiniz?” der. Bu kez yumruklar ve sopalar Hz. Ebubekir'in üzerine yağar.

Bir başka sefer, yine Kâbe'nin yanında namaz kılmaktayken henüz kesilmiş bir devenin işkembesi, içi dolu olduğu halde getirilir ve secdedeyken başının üstüne konur. Hz. Muhammed (S.A.S.) işkembenin ağırlığı altında nefessiz kalır. Deve dışkısı ve kanı içerisinde boğulacak gibidir. Küçük kızı Hz.Fatıma ağlayıp haykırarak yardım ister. “Babam ölüyor, kurtarın!” der. Zavallı, zayıf elleriyle o ağır işkembeyi çekmeye çalışır, başarılı olamaz. Son anda yetişip kurtaran yine Hz. Ebubekir (AORO) olur. Bu sırada, Kureyş'in uluları, katıla katıla, birbirlerinin göğsünü yumruklaya yumruklaya ve devrilmemek için birbirlerine tutuna tutuna gülmektedir. Ve işkence gören sadece Hz. Muhammed (S.A.S.) değildir. Her Müslümanın payına geniş bir zulüm parçası düşmüştür.

Kadın köle Zinnire'nin (AORO) gözleri, sahibi tarafından dövüle dövüle kör edilir. Demirci köle Habbab b. Ered'in başına ateşte kızdırılıp kor haline getirilmiş demir çemberler geçirilir. Bilal ki (AORO) o da köledir, sahibi tarafından boynuna bir ip geçirilir ve Mekkeli çocukların eline verilerek sokak sokak dolaştırılır, dövülür, güneşin altında üzerine kayalar konarak kızgın çöl toprağına yatırılır. Korların üzerine uzatılır. Bütün bir Mekke sadizminin tatmin aleti olur. Zalimler Bilal'den bir tek şey isterler: “Muhammed'in Rabbini inkâr et, putlarımızı öp!” Yıllar boyunca Bilal'in bir tek cevabı olur: “Ehad, Ehad!” (ALLAH Tek, ALLAH Tek!). Köle olmasa bile Mekke'ye dışarıdan gelmiş ve dolayısıyla kendilerini himaye edecek akrabaları bulunmayan Yasir ailesinin büyüğü ihtiyar Yasir (AORO), şehid edilir. Eşi Sümeyye (AORO) önce göğsünden mızraklanır sonra da iki ayağından iki ata bağlanarak parçalanır.

Bütün Müslümanlar üç yıl boyunca Mekke'nin bir mahallesinde tecrit edilir. Alış veriş yapmalarına izin verilmez. Aç bırakılırlar. Çok sayıda yaşlı ve çocuk açlık nedeniyle ölür... Bütün bunlar genel hakkında fikir verecek birkaç örnek olaydır...

Başta Hz. Muhammed (S.A.S.) bütün o insanların, bu akıl almaz işkencelere göğüs germelerinin ise bir kutsal nedeni vardır: Aradan 14 asır geçtikten sonra, bugün siz Müslüman olarak yaşayıp sonsuz hayatta ALLAH'ın (C.C.) rızasına ve Cennet’e ulaşabilesiniz diye...

O insanlara olan vefa borcunuzun ağırlığını hissedebiliyor musunuz?

[Resim: ?di=7I8X]

VEFA İSTER


Bu uzun zulüm süreci içinde Kureyş, birkaç defa da taktik değiştirmeyi dener. “Çektirdiğimiz çileler yeteri kadar bunaltmıştır.” dedikleri zamanlarda, cazip teklifler ileri sürerler.

Amca Ebu Talib'in aracılığıyla: “Ey Muhammed!” derler, “İstediğin makam ise gel seni Mekke'ye yönetici, hepimize emir yapalım. Zenginlik ise, aramızda mal toplayalım ve seni en zenginimiz yapalım. Kadın ise, söyle, kimleri beğeniyorsan sana nikâhlayalım. Cinlere tutulup hastalanmışsan sana dünyanın en iyi kâhinlerini, doktorlarını getirtip servetlerimizi harcayalım; tedavi ettirelim. Hatta istersen, her iki senede bir, sadece Senin Rabbine ve sadece Senin göstereceğin biçimde ibadet edelim.” Bunlar ancak bir Peygamberin direnebileceği cazip tekliflerdir. Hz. Muhammed (S.A.S.) hepsini bir kalemde reddeder.

Bu tekliflerden birinin daha yapıldığı bir gün ise, amcası Ebu Talib'in tavrını yanlış anlar... Onun da onlara meylettiğini ve artık bütün bir Kureyş'e karşı kendisini himaye etmekten bıktığını düşünür. Ve işte bu düşünce, Hz. Muhammed'e (S.A.S.) çektiği bütün işkencelerden daha ağır gelir. Baba yerine saydığı, kendisinden hep vefa beklediği en yakını tarafından terk edilmek...

Duyguları, hüznüyle beraber coşar, ağlayarak amca Ebu Talib'in karşısına dikilir: “Ey amca!” der, “Vallahi güneşi bir omzuma, ayı da diğer omzuma koysalar bile, ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Öldürüleceğim ama dönmeyeceğim. Sen Beni terk etsen, hatta karşıma geçsen bile canımı vereceğim; fakat onlara teslim olmayacağım!”

Öz evladından ileri gördüğü, kardeş yadigârı Muhammed’inin bu hali, Ebu Talib'in ciğerini dağlar... Belli ki yanlış anlaşılmıştır. Ebu Talib, hatayı düzeltir: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin sana ne derse desin çekinme. Çık karşılarına, istediğini söyle. Ve bil ki benim cesedim çiğnenmedikçe kimse senin kılına dokunamaz!” Ümit ederiz Rabbimizden ki Ebu Talib, iman etmemiş olsa bile bu vefasının karşılığını görecektir.

[Resim: ?di=7I8X]

KÂBE'DE ÜÇ KAÇAK


Kureyş'in üç ulusu, Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Ahnes b. Şûreyk birbirlerinden habersiz, Mekke'nin uykuya daldığı bir saatte süzülerek, Kâbe'nin örtüsüne girip saklanırlar. Amaçları, Hz. Muhammed'in tek başına Kur'an okumasını dinlemektir.

Aslında Hz. Muhammed'e (S.A.S.), Kur'an'a ve İslam'a ölümüne düşmandırlar... Düzenin değişeceğinden ve statülerini kaybedeceklerinden korktukları için... Ama diğer yandan o büyüleyici kelimelerin etkisi o kadar güçlüdür ki, bir türlü kendilerini alıkoyamamaktadırlar.

Kısa bir süre önce onlar gibi olan başka biri, Hz. Muhammed'in (S.A.S.) ağzından akan Kur'an Ayetlerini duyunca, kendini tutamamış ve devesinden inip secdeye kapanmıştır. Korku içindeki putperestlerin, “Yoksa sen de mi Müslüman oldun?” sorularına ise, “Hayır!” demiştir. “Ben bu sözlerin güzelliğine secde ettim.” İşte, Hz. Muhammed'in (S.A.S.) ağzından okunan Kur'an, böyle bir şeydir.

Ve bu üç kafadar da bir türlü kendilerini o güzelliğin çekiminden koruyamamaktadır. Fakat bir taraftan da, “Ya biri görürse?..” korkusu ve utancı içindedirler. Bir gece boyu, saatlerce Kur'an musikisiyle mest olurlar. Tan vakti yine gizlice evlerine dönerlerken de birbirlerine yakalanırlar ve birbirlerini kınarlar: “Sakın…” derler, “Bu yaptığımızı bir daha yapmayalım. Ne kadar zor olsa da kendimize engel olalım. Eğer bu yaptığımız Mekke'de duyulursa kimseyi tutamayız, herkes Müslüman olur.” ve “Bir daha asla!” deyip sözleşir, ayrılırlar.

Fakat ikinci gece aynı olay tekrarlanır. Yine dönüşte karşılaşırlar, birbirlerini kınarlar ve tekrar sözleşirler.

Sonra üçüncü gece aynı şey tekrarlanır. Bu kez birbirlerine ve kendilerine çok kızmışlardır. Kınamakla yetinmez, birbirlerine söverler; lanet okurlar. Sözleşmenin yetersiz kaldığını görür, yemin ederler...

Ve o günün sabahı üç kafadardan Ahnes b. Şûreyk, değneğini alıp Ebu Cehil'in kapısına dayanır. “Muhammed'den dinlediğimiz şey hakkında ne düşünüyorsun?” O cevap verir: “Ey Salebe'nin babası! ALLAH'a yemin olsun ki, benim ailem ile Muhammed'in ailesi hep yarış halinde olduk. Onlar insanlara yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar arabuluculuk ederek diyet yüklendiler, biz de yüklendik. Onlar insanlara bağışta bulundular, biz de bulunduk. Öyle ki en sonunda onlarla biz, birbirleriyle kulak kulağa koşan iki yarış atı gibi olduk; eşitlendik. Ve şimdi onlardan biri ortaya çıkmış, “Ben Peygamberim, Bana İman edin!” diyor. İşte ben de buna tahammül edemem. Biz, O’nun dengini nereden bulup da onlara yetişeceğiz? Yemin olsun ki, biz hiç bir zaman O’na inanmayız, O’nu tasdik etmeyiz!” Ahnes b. Şûreyk, sessizce ayağa kalkar, Ebu Cehil'i yalnız bırakır.

[Resim: ?di=7I8X]

ÖMER'İN DOĞUM GÜNÜ


Müslümanların bir kısmı, Mekke'deki baskılar dayanılması imkânsız boyutlara ulaştığı için Habeşistan'a göç hazırlığındadır. Ömer sokaktan geçerken hazırlığı görür. Meraklanıp nereye gittiklerini sorar. “Habeşistan'a…” cevabını alınca da merakı iyice artar. “Ama niçin?” diye sorar. “Bir de bizimle alay mı ediyorsunuz? Baba ocağımızda bize hayat hakkı tanıdınız mı ki?” denir kendisine. Ömer, sarsılmıştır. Ağzından: “ALLAH yardımcınız olsun!” fısıltısı çıkar ve hemen oradan kaybolur. Vicdanı yumuşamış, içine İman’ın ilk kıvılcımı düşmüştür. Ama henüz kendi, olup bitenin farkında değildir. Aradan zaman geçer... Ömer, görünüşte yine aynı Ömer'dir... Katı, zalim, İslam düşmanı...

Ve bir gün, dinini toplumun bütününe mal etme düşüncesinin sıkıntıları içerisinde bulunan Hz. Muhammed (O'na Binler Selam), istediği sonuca götürebilecek bir sebebin gereğini yerine getirmiş olmak için ellerini açıp dua eder: “ALLAH'ım! Bu dini Amr b. Hisam (Ebu Cehil) ya da Ömer b. Hattab'dan biriyle kuvvetlendir!” Bu iki isim, Mekke toplumuna yön verebilecek etkinliğe ve konuma sahiptir. Dua, Ömer'in lehine kabul edilir.

Ertesi gün Ömer, her zamanki gibi kendinden geçinceye kadar içki içer. Sarhoş olur ve etrafındakiler tarafından “doldurulur”. Ömer, Mekke'nin kabadayısıdır. Tam da damarına basarlar: “Nasıl olur?” derler, “Senin yaşadığın şehirde bir adam ortaya çıkmış; dinimize, tanrılarımıza dil uzatıyor; atalarımızı akılsızlıkla suçluyor ve sen hiçbir şey yapmıyorsun.” Bu kadarı Ömer için fazladır. Gözleri içkiden ve kinden kıpkırmızı, kılıcını kuşanır; yola düşer... O, Muhammed'le (O'na Binler Selam) beraber Müslümanlardan en az üç-dört kişinin kanıyla toprağı kızıla boyamadan durmayacaktır.

Sokakta biri, pürhiddet ve silahlı gidişini görünce sorar: “Ey Ömer! Kılıcını kuşanmış nereye böyle?” “Muhammed'in yanına... O’nu öldürmeye...” Sokaktaki kişi alaylı, gülümser... “Sen önce kendi kız kardeşinle eniştene bak!” “Ne demek istiyorsun?” “Onlar da Müslüman oldular... Bilmiyor muydun?” Öğrendiği, Ömer'i tepeden tırnağa sarsar. Kızgınlığı bir kat daha artmıştır. Hırsla geri döner. Şimdi hedefi kız kardeşi Fatıma ile eşi Said b. Zeyd'in evidir.

Kapı, bir tekmede ardına kadar açılır. Bu sırada köle Müslüman Habbab b. Ered (Allah Ondan Razı Olsun) Fatıma ile Said b. Zeyd'e, yeni inmiş bulunan Tâhâ Suresi’ni okumaktadır.

Ömer dövmek üzere eniştesine çullanır. Eşi Fatıma araya girer ve Ömer'in tokadı onun yüzünde patlar. Fatıma'nın yüzü kan içinde kalır. Çünkü o günlerde Mekke'de Müslüman olmak demek, dövülüp kan içinde kalmak demektir.

Akan kanlar Ömer'i duraksatır; fakat Fatıma ile Said b. Zeyd'i tetikler. Artık korku duvarları aşılmıştır. Ömer'in yüzüne karşı haykırırlar: “Evet, biz de Müslümanız! ALLAH'a, O'nun indirdiğine ve Elçisine biz de İman ettik! Elinden geleni ardına koyma!”

Kız kardeşinin kanlı yüzü ve bu yiğitçe dikiliş, Ömer'i sakinleştirir. “Şu okuduğunuz şeyi ben de dinleyeyim.” der. Oturur ve Tâhâ Suresi’nin ilk Ayetlerini dinler: “Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O'nundur.” (Tâhâ, 6) Ayetine gelince kendi kendine mırıldanır. “Garip şey, bizim üç yüz altmış tane tanrımız var; ama hiçbirinin bir karış bile toprağı yok. Sizin sadece bir tek Rabbiniz var ve her şey O'nun…”

Artık Ömer de Kur'an'ın dayanılmaz çekimine girmiştir. Bu yumuşamadan cesaret alan köle Habbab, saklandığı yerden çıkar. “Ey Ömer! Dün ALLAH'ın Elçisi dua etmişti. Bu dinin seninle ya da Ebu Cehil'le kuvvetlendirilmesini istemişti.” Ve Ömer çözülmüştür. Önde Habbab, arkada o, yola koyulurlar. Hedefi yine Hz. Muhammed'dir; ama niyet tamamen farklı. Ömer şimdi Kelime-i Şehadet getirmeye gitmektedir.

O sırada Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) bir grup Müslümanla beraber Erkam'ın evindedir. Kapıda kılıcıyla beraber Ömer'in olduğu haberi gelince evde bir ürperti dalgası dolaşır. Ömer, Mekke'de herkesin korktuğu bir isimdir.

Haberi duyan Hz. Hamza, kılıcına dayanarak doğrulur: “Alın içeri! İyilikle gelmişse ne hoş! Niyeti başkaysa kendi kellesini kendi kılıcıyla alırız.” Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) ise sakindir: “İçeri girmesine izin verin.” Ve Ömer'in karşısına ilk dikilen de o olur: “Ey Hattab oğlu! Seni buraya getiren sebep nedir?” Hattab oğlunun cevabı az önceki ürperti dalgasını bir sevinç rüzgârına döndürür: “Ey ALLAH'ın Elçisi! ALLAH'a, O'nun Elçisi'ne ve O'nun katından sana indirilenlere İman etmeye geldim.” Erkam'ın evi Tekbir sesleriyle çınlamaktadır.

Ünlü sahabilerden Abdullah b. Mes'ud bu olayın anlamını şöyle ifade edecektir: “Hattab oğlu Ömer Müslüman olduktan sonra biz hep güçlü olduk.” Ve o gün ilk defa Müslümanlar, Kâbe'nin yanında toplu halde namaz kılarlar. Kim bilir? Belki o gün ilk defa Kureyş ulularının içine bir mağlubiyet korkusu düşer.

İslam, toplumsallaşma sürecinde çok önemli bir noktayı daha aşmıştır.

[Resim: ?di=7I8X]

HÜZÜN YILI


Hz. Ömer'in (Allah Ondan Razı Olsun) Müslüman oluşunun sevinci hâlâ sürmektedir ki Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) ve Müslümanlar bu kez de “Celali” bir sınavla karşı karşıya gelirler: Hüzün yılı… Hicretin üç yıl öncesi...

Önce Ebu Talip gider. Hem de Müslüman olamadan. Ve gidişi kendini çok hızlı hissettirir. Kureyş artık rahattır. Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) el uzatmadaki en büyük engel ortadan kalkmıştır. Zulüm ve her çeşit tecavüz öyle hızlı artar ki, baba yerine bildiği amcasının vefat acısı henüz yüreğinde sıcakken Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) derdini asumana salar: “Amcacığım!” der, “Yokluğun kendisini çok çabuk hissettirdi.” Bir yandan Ebu Talib'in acısı, diğer yandan Kureyş'in gemi azıya almış saldırılarının kahrı... Fakat Hüzün Senesi'ne bu adı veren acılar bu kadarla da sınırlı kalmayacaktır.

Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) hayat arkadaşı, ilk göz ağrısı, yedi çocuğundan altısının anası, hüzünlü anlarının teselli kaynağı, insanlar arasında en büyük dayanağı, Hadice (AORO) de gider. Hadice de gider ki, bu acı Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) kalbinden vefat edeceği ana kadar tam on üç sene hiç çıkmaz. Kalan on üç sene boyunca Hadice'nin adı ağzından hiç düşmez.

Bazen Hz. Ayşe (AORO) bu kadar çok “Hadice!..” denmesine burulur. Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) gönül koyacak gibi olur: “ALLAH, sana Hadice'den sonra, daha gencini, daha güzelini ve daha hayırlısını nasip etmedi mi?” der. Kastettiği kendisidir. Fakat Hadice'nin, O’nun kalbinde bıraktığı boşluk öylesine doldurulması imkânsız cinsindendir ki, O, Hz. Ayşe'nin (Allah Ondan Razı Olsun) kalbini kırma pahasına da olsa: “Hayır! ALLAH'a yemin olsun ki, Hadice'den sonra, Hadice'den daha hayırlısı olmadı.” diye cevaplar.

Hadice'nin kız kardeşi Hale'nin sesini duyunca heyecanlanır. O ses Hadice'nin sesine çok benzemektedir. Belki bir anlığına boş bulunur... Hadice geldi zanneder...

Hadice niçin bu kadar eşsizdir? Yirmi iki yıllık eştir... İslam geleli beri kim bilir kaç defa, karşılaştığı inkârın, uğradığı hakaretlerin, yüzüne savrulan tokatların, tükürüklerin sızısı, o Hadice'nin bağrında teselli bulmuştur. Kim bilir kaç defa Hz. Muhammed'in (O'na Binler Selam) hıçkıran başı, o Hadice tarafından öpülüp koklanmış, okşanıp teselli edilmiştir.

Hadice niçin bu kadar eşsizdir? Çünkü Hadice, Hz. Muhammed'le (O'na Binler Selam) evlendiği zaman büyük bir servetin sahibi, Mekke'nin en zengin kadınıdır. Ve İslam'ın içinde geçen on seneden sonra o büyük servet, kocasının davası, ALLAH'ın (Şanı En Yüce) Dini için öylesine fedakârca harcanmıştır ki...

Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Hadice'sinin kefenini borç parayla alır. İşte onun için Hadice bu kadar büyük, bu kadar eşsiz, bu kadar yeri doldurulamazdır. İşte onun için o yıl, “Hüzün Yılı”dır...

[Resim: ?di=7I8X]

TAİF GÜNÜ


Ebu Talib’in vefatı üzerine Kureyş uluları Hz. Muhammed (S.A.S.) üzerindeki baskılarını son haddine ulaştırır. Ve daha Hicret’e üç sene vardır. Mekke’de bunalan, Kureyş’ten ümidini kesen Hz. Muhammed (S.A.S.) “Kalk! Uyar!” emrini yerine getirebilmek, sebepler dünyası içinde Dinine bir dayanak bulabilmek için “çevreye” çıkar.

Önce Mekke yakınlarındaki Beni Bekir b. Vail kabilesine gider. Beni Bekirliler, O’nun devesinden inmesine ve konuşmasına bile izin vermezler. Sonra, Kahtan kabilesine uğrar. Onlar, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) önce misafirleri olmasına izin verirlerse de hemen arkasından, Kureyş’in düşmanlığından çekinerek, “Derhal aramızdan ayrıl!” derler... O da son olarak Taif’e yönelir.

Taif, Mekke’ye 90 km. mesafede, dağlar üstünde ve bağlar, bahçeler içerisinde güzel, zengin bir şehirdir. Eşrafını Sakifliler oluşturmaktadır ki, bunlar, Hz. Muhammed’in anne tarafından akrabalarıdır. Ama Hz. Muhammed (S.A.S.) çok kısa bir süre içinde akrabalarının ne denli vefasız olduklarını görecektir.

Sakif’in uluları, Abdi Yaleyl, Mesud ve Habib isimlerinde üç kardeştir. Hz. Muhammed (S.A.S.) onlara Taif’e geliş sebebini anlatır, Dinini tebliğ eder. Üç kardeş, sadece reddetmekle kalmaz, bir de alay ederler. Derler ki: “ALLAH (C.C.), koskoca Mekke’de Peygamber olarak gönderecek bula bula seni mi buldu?” “Eğer Sen Peygambersen ben de Kâbe’nin örtüsünü çalmış olayım!” (Bu, Araplarda imkânsızlık ifade eden bir deyimdir) “Eğer Sen Peygambersen, ben kimim ki seninle konuşabileyim?” “Eğer Peygambersen nasıl olsa ALLAH sana yardım eder. Seni böyle kapı kapı dolaştırmaz.” O sene “Hüzün Senesi”dir ve zaten Hz. Muhammed’in (S.A.S.) kalbi alabildiğine kırıktır. Bu cevaplar sayesinde ise tuz buz olur.

Yaşanan bu acı ve horlanma, Kur’an’da da kendisine yer bulur. Kıyamet kopuncaya kadar ALLAH’ın (C.C.) Dini için aynı biçimde imtihan edileceklerin başları okşanır, teselli edilirler... Adeta “Fazla üzülmeyin!” denir onlara... “Sizin bu başınıza gelenin çok daha ağırı sizin Peygamberinizin de başına gelmişti. Bu yolun gereğidir, az çok her yolcunun başına gelir.” “Ve dediler ki: ‘Bu Kur’an, iki şehirden (Mekke, Taif) bir büyük adama indirilmeli değil miydi?’ Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” (Zuhruf, 31-32) Ama Taif’te çekilecekler henüz bitmemiştir.

Başta çocuklar olmak üzere, şehrin bütün ayak takımı, Sakif uluları tarafından kışkırtılır, organize edilir. Üç km.’lik bir güzergâh boyunca Hz. Muhammed’in (S.A.S.) ve O’na eşlik etmekte olan Zeyd b. Harise’nin (AORO) geçeceği yola sıralanır... Ve sonra bir alay, tükürük ve taş yağmuru başlar... Zeyd, pervane gibi Peygamberinin etrafında dolanmakta, O’nu, gelen taşlardan ve tükürüklerden kendi gövdesini siper ederek, kollarını iki yana açarak korumaya çalışmaktadır. Ama ancak bir yöne siper olabilirken diğer taraflardan gelen taş ve tükürük yağmuru hedefte patlamaktadır: Hz. Muhammed’in (S.A.S.) yüzünde ve ayaklarında. Evet, tükürükler Hz. Muhammed’in ve Zeyd’in yüzünü hedef alırken taşlar itinayla Hz. Muhammed’in (S.A.S.) ayaklarına, Zeyd’in ise kafa ve gövdesine yönlendirilir. Her ikisi de tepeden tırnağa kan ve tükürük kesilmiştir. Yol uzun, taş ve tükürük yağmuru ise yoğundur. Zaman zaman ayaklarında patlayan kaya parçalarının acısıyla Hz. Muhammed (S.A.S.) olduğu yerde çökmektedir. Böyle anlarda taş ve tükürük yağmuruna ara verilmekte, alaylı kahkahalar arasında kollarına girilip ayağa kalkmasına yardım edilmekte ve atışlara yeniden başlanmaktadır. Taiflilerin onuru(!),“düşmüş” birine saldırmaya izin vermemektedir. Bu arada Zeyd b. Harise (AORO) ise, günümüzden bir şairin deyimiyle, vücuduna çarpan taşlardan çok, sekenlerden acı çeker; çünkü onlar, Hz. Muhammed’e isabet etmektedir.

Nihayet “kanlı yol” biter. Ayaktakımı yorulur, peşlerini bırakır. Onlar da Taif’in hemen dışında bir üzüm bağının asmaları altına sığınırlar. Soluklanırlar, üzerlerindeki kanları ve tükürükleri yıkarlar. Hz. Muhammed biraz dinlenip temizlendikten sonra ilk yaptığı iş namaza durmak olur. Sonra da duaya... “Ey ibadet edilmeye layık olan Yaradıcı! Ey her canlıya rızkını veren ALLAH’ım! Kuvvetimin azlığından, çarelerimin tükenmişliğinden ve insanlar içinde zillete düşüp horlanmaktan Sana sığınıyorum. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Her zayıfın ve düşkünün yardımcısı Sensin. ALLAH’ım! Eğer başıma gelenler, Senin bana gazaplandığının işareti değilse, ben hiçbir şeyden şikâyetçi değilim. Eğer benimle berabersen, ben hiçbir şeyden korkmuyorum. Senin vereceğin esenlik benim için geniştir. ALLAH’ım! Ben, Senin, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini iyiliğe çeviren Vechinin nuruna sığınıyorum.” Artık rahatlamıştır. Acı ve zillet, zaman olarak yarım saat geride; fakat gerçekte çok uzaklarda kalmıştır.

Hz. Muhammed (S.A.S.) ellerini yüzüne henüz sürmüştür ki, Hz. Cebrail (ASÜ) karşısında beliriverir. Yanında o güne kadar hiç görmediği ikinci bir melek daha vardır. Her ikisi de insan kılığındadır. Hz. Cebrail’in yanındaki, dağlarla görevli melektir. Hz. Muhammed’e (S.A.S.) bir maruzatı vardır: “Ey ALLAH’ın Elçisi!” der, “Sana yaptıkları karşısında, eğer istersen, dağları alıp Taif’in üzerine kapatayım!” Hz. Muhammed (S.A.S.) kabul etmez: “Hayır! Ben umarım ki, ALLAH, bunların neslinden, Kendisine İman ve ibadet edecek kullar yaratacaktır.” Taif’e bir şey olmaz.

Ama o ağır sınavın acil mükâfatı hemen kendini gösterir. Hz. Muhammed’in (S.A.S.) Zeyd b. Harise’yle sığındıkları bağda çalışan Addas isminde Hıristiyan bir köle, elinde bir tabak üzümle yanlarına gelir. Üzümü, hallerine acıyan bağ sahibi göndermiştir.

Hz. Muhammed’in (S.A.S.) elini tabağa uzatırken besmele çekmesi, Addas’ın dikkatinden kaçmaz: “Ben bu yerlerde hiç kimseden böyle bir söz işitmedim.” der. Hz. Muhammed (S.A.S.) sorar: “Sen kimsin? Nerelisin? Hangi dindensin?” “Hıristiyanım ve Ninovalıyım.” “O salih kul Hz. Yunus’un (ASÜ) şehrinden misin?” “Sen Yunus’u nereden tanıyorsun?” “O benim kardeşimdir. O da benim gibi ALLAH’ın Peygamberlerinden biridir.” “Senin ismin nedir?” “Muhammed” Addas heyecanlanmıştır: “Uzun zamandır Senin haberini bekliyordum. Senin ismini ve vasıflarını Tevrat ve İncil’de okumuştum. ALLAH (C.C.) Seni Mekke’ye gönderecek; ama oranın halkı Seni kabul etmeyecek ve geri döneceksin. Dinin bütün dünyaya yayılacak. Bana da Dinini öğret... Yıllar var ki ben hep bu günü bekliyordum.” Addas, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) ellerine kapanır. Kelime-i Şehadet getirir. Müslüman olur. “Neye niyet, neye kısmet…” denilecek bir durumdur. Ya da Kur’an’ın ifadesiyle: “Kim ALLAH’a karşı saygılı olursa ALLAH ona bir çıkış yolu gösterir ve hiç hesaba katmadığı bir yerden onu rızıklandırır.” (Talâk, 2-3)

Taif günü; sınavın sonu, kurtuluşun başlangıcı olacaktır. Ve öyle olduğu için de Hz. Muhammed’in (S.A.S.) on üç senelik Mekke sınavının en ağır günüdür. Yıllar sonra bir gün Hz. Aişe (AORO): “Ey ALLAH’ın Elçisi! Uhud gününden daha ağır bir gün yaşadınız mı?” diye sorduğunda, O: “Evet!” diyecektir: “Taif günü!” En ağır gündür ve ağır günlerin bittiği gündür.

Bundan sonra kurtuluşun manevi habercisi Mi’raç gelecektir.

[Resim: ?di=7I8X]

Mİ'RAC GECESİ


Hz. Muhammed’e (O'na Binler Selam) Peygamberlik verilişinin on birinci yılıdır. Recep ayının yirmi yedinci gecesi, ALLAH'ın Elçisi (O'na Binler Selam) Mekkeli Müslümanlardan Ümmü Hani'nin evinde uyumaktadır. Hz. Cebrail (Allah'ın Selamı Üzerine) tarafından uyandırılır. Mikail de (Allah'ın Selamı Üzerine) Cebrail’le beraberdir. Göğsü yarılır, İman ve hikmetle doldurulur. Sonra, Burak adında, niteliğini tam olarak bilemediğimiz bir bineğe bindirilir. Burak, çok hızlıdır. Adımını, gözünün gördüğü yere atmaktadır. Bir an denilebilecek, çok kısa bir sürede Mekke'den Kudüs'e götürülür. Mescid-i Aksa'da kendisini bekleyen Peygamberler ve melekler cemaatine imam olur, onlara iki rekât namaz kıldırtır. Namazdan sonra kendisine iki içecek sunulur: Süt ve şarap. O, tereddütsüz, sütü tercih eder. Cebrail, tercihinden ötürü, Hz. Muhammed'i (O'na Binler Selam) tebrik eder: “Ey ALLAH'ın Elçisi! Sen sütü tercih etmekle, ümmetin için fıtratı (yaratılışa uygun, doğal) tercih etmiş oldun. Eğer şarabı tercih etmiş olsaydın, ümmetin şaşırıp azıtır ve yoldan çıkardı. Ama onlar, kıyamet kopuncaya kadar hidayet üzere bulunacaklar.”

Sonra yolculuğun, Mekke'den Kudüs'e doğru yere paralel seyreden “İsra” bölümü biter ve “Mi'rac”a geçilir. Mi'rac, yerden göklere ve göklerden de gökler ötesine seyredecektir.

Her bir gök katında farklı bir Peygamber tarafından karşılanır.

Birinci katta, Hz. Âdem; ikinci katta, Hz. Yahya ve İsa; üçüncü katta, Hz. Yusuf; dördüncü katta, Hz. İdris; beşinci katta, Hz. Harun; altıncı katta, Hz. Musa; yedinci katta da, Hz. İbrahim tarafından karşılanır; Kendisine “Hoş geldin!” denir.

Mi'rac'ın sonunda Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) ALLAH'ın (Şanı En Yüce) hitabına erer. Daha sonraları, Hz. Muhammed'in, kızı Hz. Fatıma'nın bir sorusuna cevap olarak anlattığına göre, ALLAH (Şanı En Yüce) her çeşit nitelikten ve nicelikten münezzeh olarak ümmeti konusunda Hz. Muhammed'i (O'na Binler Selam) uyarır: “Ey Muhammed! Ben kullarımın rızkına kefil olduğum halde, senin ümmetin, Benim, kulların rızkını veren ALLAH olduğuma güvenmezler. Cehennem’i Kendi düşmanlarım için yarattığım halde, senin ümmetin ona girmek için gayret ederler. Ben, yarınki günün ibadetini onlardan bugün istemediğim halde, onlar, yarınki günün rızkını bugün isterler. Ben, aralarında kararlaştırdığım rızkı başkasına vermediğim halde, onlar ibadeti Benden başkasına yaparlar. Aziz eden, zelil kılan Ben olduğum halde, onlar başkasına bel bağlarlar; başkalarından korkarlar. Nimet veren Ben olduğum halde, onlar, Benden başkasına şükrederler.”

En sonunda, Kendisine eşlik eden Hz. Cebrail (Allah'ın Selamı Üzerine) ile beraber Sidretü'l Münteha'nın sınırına gelirler. Cebrail'in, burada ALLAH (Şanı En Yüce) korkusu ve saygısından, eskimiş deve çuluna benzediği görülür. “Kab'ı Kavseyn” (bir yayın iki ucu) hali yaşanır. Ve burada en iyisi susmaktır. O hali anlatmaya ve anlamaya çalışmak, insan gücünün üstündedir: “Ona çok güçlü, olgun, akıllı birisi öğretti; sonra da en yüksek ufukta iken (aslî sureti) ile durdu. Sonra (Peygamber'e) yaklaştı da yaklaştı. Öyle ki iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Kuluna vahyettiğini vahyetti.” (Necm, 5-10)

Mi'rac'ın son noktasında yaşananlar, ALLAH'a (Şanı En Yüce), Hz. Cebrail'e ve Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) ait sırlardır.

Ve bu noktada Bakara Suresi’nin son iki Ayeti Hz. Muhammed'e (O'na Binler Selam) doğrudan vahyedilir. Namaz 50 vakit olarak farz kılınır...

Sonra dönüş yolculuğu başlar... Yolda Hz. Musa ile görüşür, onun telkinleriyle Rabbinden namaz sorumluluğunun azaltılmasını ister... Günde beş vakte kadar indirilir.

Cebrail tarafından Kendisine önce Cennet gezdirilir, sonra da Cehennem. Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) bu iki “son durak”ı şöyle anlatır: “Sonra Cebrail Bana Cennet'i gezdirdi. Cennet'in menzillerini ve derecelerini gösterdi. Hurilerini, köşklerini, Cennet çocuklarını, ağaçlarını ve meyvelerini, insanlarını, nehirlerini, bahçelerini, havuzlarını gördüm. Vallahi Cennet’in derecelerini, saraylarını ve çadırlarını şu mescidimdeki eşyadan daha iyi biliyorum. Cennet'e girdiğimde, inciden, büyük çadırlar gördüm. Cennet'in toprağı misk idi. Cennet ehli genellikle fakirlerdi.”

Cennet'te, İslam'a ve Kur'an'a hizmet edenlerin çok özel bir yere sahip olduklarını görür: “Cemaat halinde toplanmış insanlar gördüm. Her gün yeni bir ekim yapıyorlar ve ekim yaptıkları aynı gün de hasadı devşiriyorlardı. Cebrail'e (Allah'ın Selamı Üzerine) “Bunlar kim?” diye sordum. O, “Bunlar ALLAH (Şanı En Yüce) yolunda gayret gösteren, O'nun isminin yücelmesi için uğraşanlardır. Canlarını ve mallarını harcayanlardır. Bunların yaptıkları her bir iyilik, yediveren başaklar gibi yedi bin kat olarak geri verilmektedir.”

Ve Cehennem'i gezerler: “Cehennem ehlini de gördüm. Çoğunluğu kâfirler, zorba zalimler ve kibirlenenler idi. Cehennem'de zincirler, boyuna geçirilen halkalar, yılanlar, akrepler, vücuttan akan irinler, pis kokulu sular, kapkara dumanlar gördüm. Çığlıklar işittim. Sonra yüzünde hiçbir neşe ve memnuniyet belirtisi olmayan bir melek gördüm. Cebrail'e, onun kim olduğunu sordum. Cebrail: ‘Bu, Cehennem’in bekçisi Malik'tir. O, hiç kimsenin yüzüne gülümsememiştir. Eğer gülümseyecek olsaydı Sana gülümserdi. ALLAH, ehl-i Cehennem’e gazap ettiği için Malik de gazap eder.’ dedi. Cehennem'in ateşini görmek istedim. Malik, Cebrail'in söylemesiyle bir perde kaldırdı. Cehennem’in alevleri yükselmeye başladı. Siyah bir alevi vardı. Hiç aydınlığı yoktu. Çığlıklar, hıçkırıklar vardı. Azabın her türlüsü vardı. Ateşin şiddetine dağlar ve demirler dayanamazdı. Ben de onu görüp dayanamadım. Cebrail'e söyledim: ‘Ateşi geri çekin!’ Malik ateşi geri çekti.”

Ve Kudüs'e geri dönerler. Oradan da Mekke'ye. Mekke girişinde, Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Cebrail'le bir endişesini paylaşır: “Kureyş, bu olayda beni yalanlayacak.” der. Cebrail (Allah'ın Selamı Üzerine) cevap verir: “Gam yeme. Ebubekir, seni onaylar. Çünkü o “Sıddîk”tır. Aynen Cebrail'in dediği gibi olacaktır. Sabah namazına kalkıldığında, Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Ümmü Hani'ye o gece yaşadıklarını anlatır.

Bu kez endişelenen Ümmü Hani (Allah Ondan Razı olsun) olur: “Ey amcamın oğlu! Ey ALLAH'ın Elçisi!” der, “Sana and veriyorum. Bunu halka söyleme. Sonra onlar seni yalanlar ve üzerler.”

Fakat Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) emin ve huzurludur: “Vallahi ben bunu onlara anlatacağım!” Ve anlatmak üzere doğruca Kâbe'ye gider. Gün, yeni ışımaktadır.

Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) Kâbe'de, Hicr denilen yere oturup beklemeye başlar. Az sonra Ebu Cehil belirir. Alaycı bir ifadeyle sorar: “Hiç duyulmamış bir haberin var mı?” “Evet. Bu gece bir sefere çıktım.” “Nereye?” “Kudüs'e, Mescid-i Aksa'ya... Oradan da göklere...” “Bir gecede oralara gittin ve sabah olmadan da Mekke'ye döndün, öyle mi?” “Evet” Ebu Cehil sevinç, şaşkınlık arası bir haldedir: “Ey Muhammed! Bana anlattıklarını halka da anlatacak mısın?” “Evet” cevabını alınca da, avazı çıktığı kadar, deli gibi bağırmaya başlar: “Ey Beni Ka'b b. Lüey! Ey Mekkeliler! Ey Kureyş! Koşun, koşun ve dinleyin Muhammed ne anlatıyor.”

Hz. Muhammed (O'na Binler Selam) etrafında toplananlara: “Beni bu gece Kudüs'e ve göklere götürdüler.” demiştir ki, Kâbe'den bir gülgüle yükselir... İnsanlar çığlık atmakta, alkışlamakta, şaşkınlık ve red ifadesi olarak ellerini başlarına ve yüzlerine koymaktadır...

Putperestlerin ilk şaşkınlığı ve sevinci geçince, başlarında Ebu Cehil, hep birlikte Ebubekir'in (Allah Ondan Razı Olsun) evine yönelirler: “Onun gibi akıllı bir adam…” demektedirler, “Herhalde yalanın bu kadarına da inanmaz. Artık Muhammed'in peşini bırakır.”

Sabah erkendir. Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) henüz evinden çıkmamıştır ve hiçbir şeyden de haberi yoktur. Ebu Cehil, evinin kapısında belirmiş olan Hz. Ebubekir'e (Allah Ondan Razı Olsun) bakarak pür neşe konuşur: “Ey Ebubekir! Arkadaşının yanına gitmez misin? Kendin dinle, bak neler söylüyor!” “Neler söylüyor?” “Dün gece Kudüs'e ve oradan da göklere götürüldüğünü ve sonra da sabah olmadan geri döndüğünü söylüyor.” “Bunları gerçekten O mu söylüyor?” “Evet!” “Öyleyse kesinlikle doğrudur!”

Ebu Cehil başta, bütün putperestler apışıp kalırlar

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-11-2013 23:47
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
TRTURKA
Çevrimdışı

**********

Yorum Sayısı: 25,231
Üyelik Tarihi: 26-03-2012
Yorum: #2
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2
ALLAH razi olsun ** süper ve anlamli paylasim tebrikler optum

Mutluluğun Resmini Çizemem Ama?
Acının Heykelini Bile Dikerim...!
01-12-2013 0:46
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul
By SeRVeT
Çevrimdışı
Yasaklandı

Yorum Sayısı: -9
Üyelik Tarihi: 27-08-2012
Yorum: #3
PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 2
[Resim: ALLAH...png] RAZI OLSUN PAYLASIM ADINA tesekkur1
01-12-2013 9:27
kullanıcının tüm mesajlarını bul
Yeni Yorum Gönder 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S,A,S) KISACASI BIYOGRAFISI ,DAVRASNISLARI, EFSANE UyGaR 3 1,508 01-12-2013 12:58
Son Yorum: BASKAN 43
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) Biyografisi2 EFSANE UyGaR 2 858 01-12-2013 9:29
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) EFSANE UyGaR 2 629 01-12-2013 9:28
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) 3 EFSANE UyGaR 2 892 01-12-2013 9:23
Son Yorum: By SeRVeT
Gul PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.S) GÜL-I MUHAMMEDI RÜZGARI (S.A.S ) "4" EFSANE UyGaR 2 820 01-12-2013 9:21
Son Yorum: By SeRVeT

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi